9 Aralık 2025 Salı

Çalıntı

               Termometre 10 dereceyi gösteriyor, saat altıyı vuruyordu. Köpekler kudurmuştu, çöplükleri talan eden domuzlara kafa tutuyorlar. Geceden kalan sarhoşlar şişeleriyle sokağı kirletmişler ve bazıları yalnızlığı seçerken bazıları da nefesleriyle başka dudakları kirletmiş. Bu kirlenmiş dünyanın içinde sıkışıp kalmış Nazif. Kendini evine hapsetmişti, mağaram dediği bir kitaplık, birkaç parça giysi ve hayatta kalacak kadar sıvı ve besinden oluşan bu mağara haftada bir temizlenirdi. Sağ olsun Ayşen Hanım gelir, Nazifin yemeklerini ısıtır, kitapların, pikabın, plakların tozunu alır, ayağıyla tozu sokağa pay eder evine giderdi. Nazif gündüzleri sevmezdi çünkü dışarı çıkmaktan korkar ve onu sekse davet eden şuh bir kadın gibi parlamasından hoşlanmazdı güneşin. Gece olunca herkes mağarasına çekilirdi nasıl olsa ve Nazif kendini diğerleriyle eşit hissederdi geceleri 6-7 saat de olsa. Nazif, kimi zaman kitaplarına gömülür, kimi zaman içer, kimi zaman tembellik hakkını kullanıp boş boş oturur bazen müziğini açıp yazar bir iki kelime , bazen bir şiir ödünç alır kitaplığından tavanında kendi galaksisini oluştururdu. Kayan yıldızlardan düşünceleri. Çarşamba gününe uyanılmış, işe giden gece yolcuları hariç kimse yoktu sokakta, balkonda sigarasını yaktı Nazif. Saat ona doğru Ayşen Hanım gelirdi. Çayın suyunu koydu, yumurta koydu haşlamaya, ekmek kızarttı, zeytin çıkardı, bu onun için mükellef bir sofra sayılırdı. Yumurtaları soyarken kapı çaldı. Ayşen Hanım kızının doğum günü hediyesi aldığı ortopedik ayakkabılarını içeri aldı çalınmasından korkarak. Bir kuru selam , birlikte edilen iki lokma kahvaltı, çocukları evi sorma faslı ve kapanış. Kahvesini alıp odasına kapanmıştı Nazif. Ellerini kitaplığında gezdirdi, okşadı onları. Tüm karamsar renk tayflarının oluşturduğu 7 renkli gökkuşağını elledi- Oğuz Atay rafını- okşadı bir süre kitaplarını, Nazıma dokundu, Marxa rastladı dokunmakla kalmayıp anlamayı seçmiş o yüzden beyninin büyük çoğunluğunu feda etmişti Nazif. Hastalıklıydı, korkak ve kırılgan bir kırmızı karanfildi belki, gömlek ceplerinden bakardı dünyaya boynu bükük, dışarı çıkmayı denese yapraklarını yere dökerdi, solardı. Hastalıklara da hastaydı Nazif, sürekli araştırıp kendinde bulduğu sonra da bir bok bulamadığı hastalıklara. Doktora gitmeyen biri hasta olup olmadığını, sokağa çıkmayan biri de yaşayıp yaşamadığını bilemezdi aslında, aslında yaşamak da üzerimize en çok yakışan hastalığı giyinmekti. Pek tabii ben şizofrenim diyerek cinayet işleyebilirdi bir insan. yatağına uzanıp, yorganını boynuna çekti. Plakta Teomanın cızırdayan sesi dönüyordu. 'Gökdelenlerden tükürdüm dünyaya, ben hayatım boyunca.' Nazif de tükürmüştü kaç kere balkonundan, yaşayan tüm insanlara. Okuduğu kitaba ara verip katranımsı kahvesini lavaboya koydu, dibini döküp yıkadı. Dolabı açtı atıştırmalık bir meyve belki ya da tatlın herhangi bir şey, bu dünyanın tüm boktanlığını gizlemeye yetecek kadar kakaolu fındık kreması. Ayşen Hanıma uğradı ufak bir kolay gelsin molası. Ayşen hanımın ağır sigarasından bir dal aldı, yaptığı Türk kahvesinden bir yudum. - Nazif Bey aslında benim sizinlen dertleşmek istediğim bir iki konu var 

- Buyrun 

- Biz çok zor durumdayık, oğlan elin Ankarasında okul okuyor, kıza düğün parası lazım. Hani siz belki borç verirsiniz diye şey ettim. Benim bey kahveden çıkmaz, eve geç gelir, hangi otel odalarında sürter bilinmez.Geldimi de beni döver bir fiske.

- Döver mi ?

- He ya dayanamam artık, her tarafım kıpkırmızı kemer yarası, kanar durur. Olsun kocam sonuçta döver de sever de Anadolu biraz da böyledir beyim bilin mi kocaya itaat etmezsen kötekten payını alırsın. Atakerkil mi derler senin gibi okumuşlar 

- Ataerkil

- Heh işte ondan. Atası eri bitti, kil çomağı bize girdi onun beyim. Dayanamam artık gayri tası tarağı toplar giderim bir gün dönülmez ufuklara. 

Her ikimizin de ayağına ağırlık bağlanmış diye düşündü Nazif kimimiz bilmekten çeker kimimiz cehaletten kimimiz farkındalığa lanet eder kimimiz o farkındalığı aklına kazıyan tokatlara. Yollar aynı çıkmaza çıkar işin sonunda. Saat on ikiye yaklaşıyordu, öğlen yemeği için yaptığı tarhanayı kaseye doldurdu Ayşen Hanım.Ekmekleri ufaladı kendi tabağına. Nazife de bir kase uzattı o esnada pikaba Yavuz Çetin taktı Nazif. Onlara usul usul eşlik etsin diye. 

- Artık ben de bitiyorum Ayşen Hanım aslında şu altında kıvrandığım bilinci kesip atacağım bir gün bir anda. 

Belki bugün hatta diye düşündü, belki çorbamla, belki biramla. Dolaptan Unisom adındaki kutuyu çıkardı 20 tabletin yarısını aldı, yarısını da ayırdı kendi gibi düşünen biri olur diye belki. Ufaladı, çorbasına doğradı usul usul tuz eker gibi. Tuz dili uyuturdu, ilaç da sefili belki.Usul usul çorbasını içti. Anadolunun kötü gün dostu olan Tarhana, kötü adamın Anadolulu dostu olmuştu şimdi. Çorba bittiğinde Uykuya daldı Nazif, gündüz uyuyup gece uyanmayacağı bir uykuya ilk defa.Odayı süpürmeye giden Ayşen Hanım döndüğünde şoka uğramış, şokun etkisinde bir süre öyle kalmıştı. Yaşamak istemem artık aranızda diye sesleniyordu uzun saçlı o adam. İlacın kalan yarısına talip oldu Ayşen Hanım. Bir bardak suyla yuttu beklemeye başladı yeniden Nazifin yanına gitmeyi. Bu sokaklar, bu mahalle tehlikeliydi akşamları. Balicisi, fuhuşçusu, kapkaççısı kafayı çeker dolaşır, pezevengi plastik kapaklı limon kolonyasını tutardı pembe panjurlu pavyonun kapısında. O sırada limonlu havucunu votkasına meze etmekteydi Ayşen hanımın kocası olacak adam, o esnada bir konsomatrisin kucağında son nefesini verecekti 70 yaşındaki adam.  O gece fulya apartmanına, ikinci kata yani Nazifin yanına yani içinde maddi hiçbir bok olmayan entelektüel Karun Hazineleri müzesine girmek istedi bir hırsız. Elindeki maymuncukla kapıyı zorlamaya kalktı omuz yardımıyla kırdı kapıyı sonunda. Gördükleri karşısında gözlerini kapatmak istese de gözünün önünden gitmedi o manzara. Evdeki tek değerli eşya olan antika pikabı çantasına attı. Çıkarken kapıyı kapatmadı, belki biri onları görür de haber verir diye belediyeye. Çalmak için ne harika bir enstrümandı bu sokaklar, çalınmak için pikap, plaklar, esrar parası için annesinin cüzdanını çalanlar, pavyonlarda darbuka çalanlar ve bazen de işte böyle hayatlarını çalanlar.  Nazifin uzandığı yerin yanında masadaki kitap ürperdi rüzgarla. Otuz Beş Yaşı Tarancı'nın. Ayşen Hanımın tepesinde son akşam yemeğinin bir kopyası. Anlamlar bakmasını bilenler için dünyanın yedi harikasından biriydi, belki de yedi günahtan biri. 









 

22 Ağustos 2025 Cuma

Tesadüfi yalnızlıklar

           Beyazını ciğerlerine hapsettiği sarı filtreyi bastırdı cam küllüğe, adliyenin bilgisayarında açık duran UYAP bilgi sistemi göstermelik kaplıyordu monitörü. Aşağıya itilmişti online batak oyunu, aşağıya itilmişti geçen hafta B, 11.katttan. Bu küçük Ege ilçesi alabildiğine sessiz, alabildiğine tozlu ve sarıydı. İç sıkılmaları adliyenin çay ve Nescafe kadar doğal bir parçası olmuştu daha şimdiden. Biliyordu ki her fırtına öncesi sessizlik olurdu zaten. Avukat Hanımdan izin alıp 5-10 dakika adliye bahçesine çıktı hava almaya. Stajını bitirmiş, mesleğe daha henüz başlamıştı. Gençti, genç olmasına rağmen hayat denen kalemtraşta döne döne keskinleşmişti. Bir yandan okul hayatı, gelecek kaygısı ile geçen seneler ve kurmalı birer oyuncak olmaya hak kazanmak için girilen sınavlar bir yandan da toplumsal baskı ve insan ilişkileri onu çok yormuştu. Aile ilişkileri büyük bir deprem gibi çatırdamış ve beynine mıhlanmıştı, her ne kadar haklı haksız terazinin birer köşesinde olsa da aile söz konusu olunca üzülmemek elde değildi bunu kendi de biliyordu. Duygusal ve kırılgan bir genç olarak yetişmiş, içine kapattığı kapılar birden adliyenin terli koridoruna açılmıştı. Bir Nescafe alıp masasına doğru yol aldı, kahve yelkovan ve akrepin en yakın dostuydu adliyede. Zaten adliyede herkes herksin dostuydu ta ki onunla işi bitene kadar. Avukat hanım odasına girdiğinde kafasına takılan ailevi problemlerden kendini kurtarmaya çalışıyordu. -Bir dosya var ilgilenir misin? - Masama koyarsanız çok sevinirim, inceleyeceğim. Bir sigara daha yaktı, kahvenin dumanlı yaveri, hayatın ta kendisi sigara. Bir amaç uğruna yanıp en sonunda bitenlerin aynası. Kafasını dağıtmak için açtığı dosya, kafasını dağıtma isteği uyandırmıştı onda. Müvekkil A.I , eş + şiddetli geçimsizlik kalan ŞİDDET.  kalan GÖZYAŞI, kalan. ELEM. Kadınları ve erkekleri cinsiyet fark etmeksizin sömürüp, geleceklerini ellerinden alan patriyarkal düzen son bulacaktı elbet. Dosyayı incelerken gözünde biriken yaşların toplu intihar ettiklerini fark etti yanaklarından aşağıya. Akrep altıyı vurmuştu o gözyaşlarını silerken. Adliye merdivenlerinden inerken, mesai arkadaşını aradı ve telefonun öbür ucunda yankılandı sesi: ' Kabul ediyorum, düşünmeden, tanımasam da şiddete uğrayan bir kadını savunacağım'. Sigarasını otobüsün gelişine denk getirmeye çalıştı, başaramadı. Gazete manşetleri, 3. sayfalar, cinayet haberleri, kulaklıktan sızan boktan şarkılar, ter, ağız kokusu, kalabalık ve kalabalığa karışmamak için onlarca bahane:otobüs. Sürüden ayrılanı kurt kapıyordu ama belki de ayrılmak zaruriyetti bazen, İşin sonunda herkes kurda yem olacaktı zaten.  Düşünceleri bir kedinin oynadığı yumağa dönerken evine yakın durağa gelmişti, Düğmeye bastı, indi, rüzgarı siper alıp kırmızı tekeli yaktı. Yokuşu tırmanmaya başladı. Apartman görevlisiyle selamlaştı, anahtar delikte döndükten sonra en sevdiği kokuyu koklamak için odasına gitti, küçük bir sahaftı odası ve eline bir kitap aldı, Dantelli kapaklı , 1. Baskı, Sinan yayınları ve ona hayatı öğreten o nefis tiyatro perdesi:Tehlikeli Oyunlar. kitabı aldı, sayfalarını çevirdi, uzun uzun kokladı, en sevdiği bölümü açtı, sayfa 259. 'Fakat allah kahretsin, insan anlatmak istiyor Albayım.böyle budalaca bir özleme kapılıyor bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. 'Mutfağa gitti, Oğuz Atay'a sarılabilseydi keşke, benim gibilere ne güzel tercüman oluyorsunuz diyebilseydi. Avukatlık zor işti, yalnızlık da öyle. Mutfağa gitti, ocağa koyduğu tencereye bir porsiyon makarna koydu, tuz, su. Buzdolabına gitti, ne zamandır içmek istiyordu, içip unutmak, kadehlere pay etmek bu dünyanın yükünü.     Soğuk meyve şarabını çıkarttı. makarnasını pişirdi koydu tabağa, bardağa gerek yoktu tek kişilik evlerde, her içki şişeden içilir, daha hızlı kana karışırdı yalnızken. Televizyonu açtı, haberler başlamıştı. Dayanamadı şiddete, gaspa, tacize, intiharlara. Kapattı. Fiskosun üzerindeki pikaba yaklaştı. Şebnem Ferahın 'Kadın' plağı yavaş yavaş dönmeye başladığında o sözler yankılandı duvarda 'Gelinlik giymeden, ışığı görmeden, bebeğimden önce vazgeçtim dünyadan.' Gecenin sonunu getirdi yarım şişe şarapla. Yarın yine erkenden kalkacak, bu minik Ege ilçesinde hiç de minik olmayan majör olaylarla boğuşacaktı, akşam ise kendi vicdan mahkemesi kurulacaktı. Tekerlekte dönen bir hamsterdan başka bir şey değilim diye düşündü, değiliz. Kalitesiz bir uykudan sonra susuzluğunu giderdi çöl gibi ağzıyla. kahvaltı aslında kahve altı fakat onun için altı falan yoktu yalnızca kahve ve dumanlı sırdaşı. Giyinip yokuş aşağı bıraktı kendini, otobüs durağına doğru, otobüse bindi, adliyeye doğru yola çıktı.Merdivenleri tırmandı, bilgisayarını açtı. Düşüncelere daldı yeniden, aşağıya itilip intihar süsü verilen maktulu. Davadan çekilmişti bir hafta evvel, bir katili savunmak midesinin kaldırabileceği bir iş değildi. Kapı açıldı birden içeriye mesai arkadaşı hanımefendi girdi. 'Şu dünkü boşanma dosyasındaki kadın, sizinle görüşmek istiyor.'  -Tabi, hemen gelebilir. Detayları, vekalet ücretini, savunmayı konuşmak, tanışmak için gelecekti besbelli. Gözleri doldu önce, sonra ayağa kalktı, kollarını açtı. Sarıldı ve her saniye şiddeetlenen ağlaması bir dalga oldu adliye duvarlarını yaladı geçti. Dosyadaki müşteki A.I. aylardır ailevi meseleler dolayısıyla konuşmadığı teyzesi A.I. Çöküp ağlamaya devam etti avukat C. Dargınlık bitmişti artık, bitmeliydi. C ve A.I birlikteydi bundan sonra. Hayatın formülünü bulmak için matematik profesörü olmaya gerek yoktu, ne olursa olsun eşittirin solunda sağda kalan tek şeydi ACI. 



12 Ağustos 2025 Salı

Ülkemiz Ekseninde Mizah Dergiciliği ve Tarihsel Gelişimi - Part 1.

                    Herkese merhaba, bugün uzun süredir kafamda olan büyük bir yazı projesini gerçekleştirmek için buradayım. Öncelikle bu bir bilimsel araştırma veya makale değil ben de bir bilim adamı yetkinliğinde değilim. Yalnızca mütevazı olamayacağım bir konuyu derinlemesine aktarmaya çalışacağım. Bu yazının amacı bir bakıma da ülkemizde yeterli saygıyı, değeri görmeyen ve ölü olduğu söylenen mizahçılığı ve dergiciliği yeniden canlandırmaktır. Ben bir genç olarak yaklaşık 2011-12 yılından beri çeşitli mizah dergilerini okuyorum ve topluyorum. Mizahçıların olduğu kadar ki çok büyük bir Cem Yılmaz hayranıyım , kendisi bana göre yalnızca bir mizahçı değil bir modern zaman düşünürüdür, mizah dergicilerinin de yeterli saygıyı görmelerini düşünüyorum ve hepsini çok seviyorum. Ülkemizde çeşitli konularda, sayfa saylarında, çeşitli tiplerde çok fazla mizah dergisi basıldı unuttuklarım olursa af diliyorum. Ben kilometre taşı olarak gördüklerimi ve bende çok etkisi olanları anlatacağım. İlklerden bahsetmemek olmaz. Basılı anlamda Osmanlı'nın ilk mizah dergisi 'Diyojen' olup, 1870 yılında basılmıştır Teodor Kasap tarafından kurulmuştur ancak aynı sene Filip Efendi ve Ali Raşid sahibi oldukları Terakki gazetesinde ek olarak yayınlandıkları Terakki bu topraklardaki ilk Türkçe mizah dergisi olma özelliğini taşımaktadır. Cumhuriyet öncesi dönemden başlayıp (1922) , 1977 yılına kadar yayın hayatını sürdüren Akbaba da şüphesiz edebiyat ve mizah tarihimiz açısından büyük önem arz etmektedir çünkü kurucuları Beş Hececilerin iki önemli ismi Yusuf Ziya Ortaç ve Orhan Seyfi Orhondur. Ayrıca büyük ustalardan Değerli Aziz Nesin ve Sabahattin Ali de Markopaşa adında bir siyasi mizah dergisi çıkarmıştır 1946-50 arası dönemde. Bir ülkenin neye güldüğü çok önemlidir çünkü mizah halktan ve politik konjenktürden beslenir ve bu olayları güldürünün süzgecinden geçirerek halka aktarır. Mizah ne kadar özgürse ortam da o kadar özgürdür. Güldürü aklın kalemtraşıdır. Dimağı yontar, keskinleştirir. Coğrafyanın tarihini de okuruna izleme imkanı sunar. Cumhuriyet sonrası dönemde mizah gelişme göstermiş ve dergicilik çok önemli yapıtlar vermiştir. Bunlardan şüphesiz kilometre taşı Ordinaryus Oğuz ARAL ve GIRGIR dergisidir. Oğuz Abi Gogolun paltosudur, yetkin ürünler veren mizahçıların çoğu oradan çıkmıştır. Kendisi aynı zamanda 1973-89 yılları arasında Gırgır dışında Fırt ve Laklak gibi başka dergiler de çıkartmıştır. Kendisi Avanak Avni isimli kült bir karakter yaratmış, 1990 yılında Gırgır zorla el değiştirince 1996 yılına kadar sürecek olan Avni dergisini çıkartmıştır. Avni Kadıköy'ün orta yerinde heykel olarak yaşamaya devam etmektedir. 1985 yılında Türk mizahının iki büyük ustası Mehmet Çağçağ ve  Tuncay Akgün bir grup çizer arkadaşlarıyla beraber Limon dergisini kurdular bu dergi daha sonra Cem Yılmaz'ı bize kazandıran mizah devi Leman'a dönüşecekti. 21 Kasım 1991 günü yayın hayatına başladı Leman ve bünyesinden bir sürü usta çizer yetişti. Cezmi Ersöz, Nihat Genç, Can Yücel gibi ustalar da burada yazdı. Erdil Yaşaroğlu, Kaan Ertem gibi büyük karikatüristler ilk eserlerini burada verdiler. Leman Kültür adında bir kafesi vardır, altından bir sürü kaliteli, yetkin dergiler türemiştir. Bazılarına daha sonra değineceğim. Cem Yılmaz, Selçuk Erdem, Bahadır Baruter gibi büyük mizahçılara ev sahipliği yapmıştır. Günümüzde yayın hayatını sürdüren az dergiden biridir.Can Barslan, Bahadır Boysal, Vedat Özdemiroğlu Tuncay Akgün, Metin Fidan ve Met Üst gibi tecrübeli kalemlerin yanısıra Barbaros Altuğ, İpek Özsüslü, Onur Karadurmuş, Erhan Candan gibi benim gençliğim ve çocukluğumda benimle beraber büyümüş abiler ablalar da dergide yazmaktadır. Erhan Candan hocam yalnızca bir mizahçı değil, doğayı ve hayvan severliği de satırlarına işleyen bir hikaye anlatıcısıdır. Naçizane tavsiye edilir. Şimdi beni büyüten dergilere geçiş yapacağım. Erken dergicilik ve Edebiyat işlerimizin bana göre çok yetkin ürünlerine.2002 yılında Penguen dergisi yayın hayatına başladı ve 2017 yılına kadar soluksuz devam etti. Son sayısı koleksiyonumdadır ne zaman elime alsam duygulandırır. Leman dergisinden ayrılan Metin Üstündağ, Bahadır Baruter , kendisi çok da iyi bir ressamdır ve nefis kapaklar çizmiştir birini aşağıya bırakacağım. Aynı zamanda bu dergide çizdiği yakın arkadaşı Fatih Solmaz ile birlikte cinsellikle mizahı buluşturan Lombak isimli köşesi 4 ciltten oluşmak üzere albüm olmuştur. İkincisi kitaplığımda durur ben de önünde düğmemi iliklerim, Selçuk Erdem, Erdil Yaşaroğlu ve arkadaşları tarafından kuruldu Penguen. Uykusuz ile beraber 2002-2024 arasının siyasi tarihidir aynı zamanda. Derginin maskotu olan uçan pengueni Sayın Selçuk Erdem çizmiştir. 2015 tarihinde yenilemeye giderek Ahmet Ümit, Ece Temelkuran gibi büyük yazarları da kadrosuna almıştır. Gani Müjde gibi büyük ustalar dergi bünyesinde çalıştı.Bülent Üstün, Cengiz Üstün, Memo Tembelçizer, Alpay Erdem, Umut Sarıkaya ,Emrah Ablak, Kenan Yarar, Kutluhan Perker, Uğur Gürsoy, Yiğit Özgür, Kamuran Süner gibi benim ve daha birçok insanın mizahi bakış açsını değiştiren ustalar bu dergide eserler verdiler. Kamuran Süner aynı zamanda çok izlenen Geniş Aile dizisinin senaryo kadrosundaydı. Bazılarına ileride daha detaylı değineceğim çok yaratıcı ve zeki insanlar her biri. Hepsine buradan selam olsun, unutulmadınız, mizah yaşıyor. Devamı Part ikide. Sevgi, sanat ve mizahla kalın.


                                                              (Penguen dergisinin son sayısı 18 Mayıs 2017)



                                                         (Bahadır Baruter'in nefis çizimiyle Lombak sayı 32, Aralık 2003)
(Erhan Candan'ın nefis çizimleri ve hikaye anlatımı örneği)




11 Ağustos 2025 Pazartesi

Edebiyat'ın Ev Arkadaşı:Bir 11'e 10 Kala Perspektifi

        Pelin Esmer, çoğunluğun Nuri Bilge ve Demirkubuz ustalardan ibaret bildiği yerli bağımsız sinemanın gizli kalmış kalifiye yönetmeni. Uzun zaman sonra bloga onula dönüş yapmamın sebebi nefis bir filmi tanıtmak ve eleştiri süzgecinden geçirmenin dışında yaşadığımız patriarkal düzenin içinde çok zarif varolan bir kadın yönetmene de parantez açmaktı. Tarihi fark etmeksizin izlediğim ya da okuduğum ve benim bir şekilde etkilemiş her eseri ele alacağım bir blog olacak burası. Sanat bana göre çok şey anlatmayarak da çok şey anlatabilmek demektir.Ve Sayın Pelin Esmer bunu çok iyi başarıyor. Yalınlıktan çok temiz bir eser yontuyor izleyicisine:11'e 10 Kala. Öncelikle bu filmin diğer sinema eserlerinden farklarını incelemek istiyorum. İlk olarak çok kalabalık bir oyuncu kadrosu yok ve iç mekan olarak çok fazla mekan söz konusu değil. Bir Anton Çehov hikayesi okumuş gibi oluyoruz izlediğimizde olaydan çok durum hakim, günlük yaşamın kaotik durumunu da sessizliğini de gayet doğal bir şekilde veriyor yönetmen. Aslında film ile belgesel arasında arafta kalmış bir yapıt izliyoruz. Oldukça gerçek, oldukça bizden. Filmin aslında iki başrolünü ve olayın döndüğü temeli Değerli Mithat Esmer usta ve bana göre ülkemizin en iyi 5 oyuncusundan biri olan Nejat İşler paylaşıyor. Kendisi bu filmde Bal filmindekine benzer bir rol ve dış görünüş çiziyor zira her iki filmde de depresif ve yoksul bir kişiliği vardı. 2009 çıkışlı bu film temelde izleyiciye günlük hayatında da bir koleksiyoner olan Mithat Bey'in yaşamından bir bölüm aktarıyor. Burada kurgu ile gerçek iç içe geçiyor ve biz kendimizi bir hikayenin içinde buluyoruz. Bu şekilde hayatın içinden oyunculukları Özcan Alper'in kült eseri Sonbaharda da görmüştük ona ayrı bir yazıda değineceğim. Edebi eserlerle, gazete ve dergilerle, içki şişeleriyle ve bilgi yarışması izlediği televizyonu ile yaşamakta daracık evinde Mithat Bey. Çok isteği yok bu münzevi yaşantısında, sefer tasında akşam yemeği aksamasın, koleksiyonuna dokunulmasın yeter. Bilmeyenler için kendisi aynı zamanda Polis Radyosu kurucusu ve 2015 yılında aramızdan ayrıldı. Stanford Üniversitesi'nde eğitim almış bir aydın Mithat Bey.Film bize bir yandan da bir arayış hikayesi, bir yolculuk sunuyor peki ne o yolculuk?. Reşad Ekrem Koçu'nun İstanbul Ansiklopedisi eserinin 11. ve son cildi. Kendim de bir kitap ve mizah dergisi koleksiyoneri olduğumdan filmde kendimi bulduğum çok an oldu. Bu arayış metaforik anlamda bir Leyla ile Mecnun hikayesi sunuyor bizlere. Çünkü Mithat Bey tıpkı Mecnun gibi Leylasını arıyor fakat bulduğunda aslında arayış kavramından aldığı tadın farkına varıp cildi satın almıyor. Bu filmle ilgili olarak Bibliyofili kavramına da ayrı bir parantez açmak gerekir. Sözlük anlamı olarak en basit tabiriyle kitap seven anlamına gelmektedir. Burada kitabı yalnızca okumak için satın alma durumu değil kitaba dokunmayı, kitabı koklamayı terapi gibi görme durumu da akla gelmelidir. Günümüzdeki hızlı tüketim ve PDF çağında bu oldukça önemlidir. Matbu eserlere gereken önem verilmelidir. Apartman tipik bir Türkiye portresidir. Tıpkı Kemal Sunal Usta'nın Kapıcılar Kralı ve Yoksul filmleri gibi. Zeminde düzenin yoksulluğa mahkum ettiği ve zekasını kurnazlığa kullanan bir apartman görevlisi bize çok gerçek bir Orta Anadolu genci portresi çizmekte ortada değerlerinden ödün vermeyen bir küçük burjuva olan Mithat Bey ki kendisi bilinenin aksine halka tepeden bakan bir burjuva aydını portresi çizmemektedir. Üst katta Mithat Bey'i evinden etmeye çalışan ve dolaylı yoldan koleksiyonuna müdahale etmeye çalışan apartman yöneticisi yani otorite. İronik olarak Mithat Bey toz alerjisi olan ve astıma çevireceğini bile bile tutkusundan yani koleksiyonundan vazgeçmeyen idealist bir aydındır. Apartman görevlisi yani Nejat İşler Mithat Bey'in gündelik işlerine yardım ederken dokunmaya kıyamadığı koleksiyonunu yavaş yavaş eksiltip bir sahafa satmaya başlar bu aslında onun Kapitalist sistemi öğrenmeye başladığı demektir. Mithat Bey sonlara doğru durumu anlasa da iyi yürekliliğinden feragat etmez ve ses çıkarmaz. Prensiplidir Mithat Bey. Elektrik kesilse de bir şekilde yarışmasını izler. Votkayı vişneyle içer. Vişne bulamazsa vişne hoşafı dener. Daha fazlası için filmi izleyiniz. Şiddetle öneriyor ve sanatla kalın diyorum. Sevgiler.                               

H.B


20 Mayıs 2025 Salı

Kaçmak ya da kaçmamak işte bütün mesele bu!

     Koyu kahvesinden bir yudum aldı.Oturdu, bilgisayarını açtı. Ara ara internete girer, ikibinli yılların reklamlarını açar, o dönemin programlarını tarar medya dünyasının içine dalardı. Geçmişe ait biri olduğunu yeniden hatırlamak içindi bunlar. Çünkü büyümek, psikiyatrik ve nevrotik rahatsızlıkların dallanıp budaklandığı bir ağaçtan boyunun uzanabildiğini koparmak ve hatta açgözlülüğe kanıp ikişer üçer almaktı. Nasıl olsa bir komşuya yakalanma derdi yoktu. Çünkü acı, kamulaşmıştı. Mutluluk, kıpkırmızı bir devrimle yerinden edilmiş, parçalara ayrılmış, tüm aptallara biraz biraz dağıtılmış ve acı tüm halkın ortak yararına açılıp insanlığın geçim ve yaşam kaynaklarından biri olmuştu. Tabi o da acıdan payını almış, düşüncelerinin sıcak harlı suyuna elemi atmış yavaş yavaş çözülmesini seyrederken sigara dumanını göğe süzüyordu. Penceresine konan bir kumruya odaklandı. Yalnızlıktan bunaldı. Günlerdir dışarı çıkmıyor, bulaşıklarını yıkamıyor ve sigara almaya bir haftadır gördüğü tek insan olan kapıcısını gönderiyordu. Kitapların altında ezilmeyi severdi, edebiyat kamçılamalıydı, rahatsız etmeliydi. Ağırlığı olan her kitap ruha batan birer iğneydi. Kanatırdı ve her kapanan yara ruhu daha da güçlendirirdi.  Kumandayı almaya üşendi. Telefonundan video kaydırırken geçen her saniye kayıptı, farkındaydı. Ama o da hayatın döngüsünde savrulmuş, kaybolmuş ve bulunamamıştı zaten. Sonunda kalkıp televizyonu açtı, karanlık odaya dolan mavi ışık eski sıcak günlere götürdü onu. Aile evinde, geç uyumayı büyüklük sandığı kış gecelerine. Büyümek, sigara ve eroinden bile daha zararlı bir alışkanlıktı esasında.Özenmek yersizdi, başlamak zulüm, bırakmak imkansız.Gece haberlerine takıldı gözü kanallar arası aktarmalı gezinirken. Komşusunu, pompalı tüfekle vuran bir cani, küçük kızını taciz eden bir baba. zincirleme bir kaza. Aslında insanı sarsan bu kötülükler o kadar alışılagelmişti ki bazı coğrafyalarda, haberler bile şaşırtmıyordu. Zor olan buydu. Her gün devam eden zincirleme hüzün tamlaması. Meteorolojiye göre hafta başından itibaren anksiyete sıcakları baş gösterecekti. Sivrisinekler uyanacak, balkondan sorgusuz sualsiz misafirliğe girip, bilindik melodilerini çalacaklardı. Psikolojisi çiğnenip atılmış bir sakız gibi olduğundan, her gün duyduğu çınlamaya sinek gürültüsü eklenecek, ücretsiz, halka açık bir filarmoni orkestrasına dönüşecekti kulakları. Az sonra bir polisiye dizi başlayacak, iki saat toplumu oyaladıktan sonra  yerini mental sağlığı piç eden sabah programlarına bırakacak ve kim bilir kim kimin kızıyla kaçacak, kim bir ihale uğruna köy muhtarı ile yatacaktı. Evlilik programlarında bir kız yine kendini yaşam standartlarını ömründe tatmadığı bir adama yamamaya çalışacak, öğlen haberlerinde bir çocuk cinayeti zamanaşımı bahanesiyle ertelenecek, katiller elini kolunu sallaya sallaya dolaşmaya devam edecekti. Pencereden havalanan kumru, balkondan balkona konacak, bazen bir çiftin kavgasına, bazen seksin buğulu görüntüsüne, bazen balkondan intihar eden sigara küllerine şahit olacaktı. Tüm bunlara şahit olmamak için kafayı vurup yatmayı seçti. Üzerine pikesini çekti, koltuğa doğru kendini bıraktı, mayıştı, ve çocukluğunda dinlediği cızırtıyla karışı Adile Naşit masallarını hatırladı. Şimdi kaçmanın ve herkes uyanırken isyana kalkışıp uyumanın tam sırasıydı. 


10 Mayıs 2025 Cumartesi

Entelektüel düşünce ve birikim üzerine bir deneme

          Herkese selamlar, bugün amatör olarak şiir ve edebi yazılar karalayan bir blogger olarak, bir üniversitesi öğrencisi olarak ve en önemlisi halen daha entelektüel birikim sağlama çabası içinde olan bir genç olarak buradayım. 

İlkokul veya anaokulunda klişe olarak büyüyünce ne olacaksın sorusu yöneltilir çocuklara. Tüm çocuklar somut meslekler üzerinden giderler doktor, avukat, pilot vb. Aslında tüm bu seçimler statükonun ve toplumun bize dayatmasıdır. Ben fikirsel anlamda daha soyut yerlerde gezdim halen daha bu hald devam eder. Çünkü soyut, somuttan kaçmanın en güzel yoludur bazen. Gelelim ana konu olan Entelektüel düşünce, birikim ve pek tabii ülkemizde bu konunun nasıl anlaşıldığı hususuna. Böyle derin bir konuda yorum yapmak bir gencin ne haddine diyeceksiniz ki haklısınız. Burası bir blog ve burada yalnızca fikirlerimi beyan ediyorum. Gerisi takdir-i ilahi. Bazen altına bir Harley Davidson alıp hayatın keşmekeşinden kopup güneye, Fethiye, Olimpos, Kaş gibi tatil beldelerine kaçıp kaygısız birkaç gün geçirmek istersin. Kaçma temasını şiirlerimde de sık sık işlerim çünkü kaçamama problemi bence 21. yüzyılda küçük burjuva kesimin ayağına vurulmuş prangalardan biridir. İşte entelektüel birikim oluşturma isteği bireyin düşünsel prangalarından kaçma girişimidir ve bu kaçma ne yazık ki bitmeyen bir yolculuktur . Camusun da eserinde üzerinde durduğu Sisifos metaforundan bir tümevarım yapacağım. Bilmeyenler için özetlemek gerekirse Sisifos Zeus tarafından cezalandırılır ve cezası Hades derinliklerinden bir kayayı sonsuza dek bir tepenin doruğuna yuvarlamaktır. Burada takdire şayan olan hiçbir zaman başaramayacığını bilen Sisifosun çabasıdır. Bu çaba mutluluk verecektir.İşte entelektüel düşünce de budur. Çabalamanın, öğrenmenin, araştırmanın verdiği haz bireyi entelektüel tatmin noktasına ulaştıracaktır. Bu işin ülkemizdeki yorumuna ve tahliline geçersek iş diyorum çünkü Ferhan Şensoy Usta'nın dediği gibi var olmak ağır iştir. Zannımca fikir üretmek de ağır iştir. Öncelikle okumak meselesine değinecek olursam, okumak Tabi ki belirli bir noktaya bireyi taşıyacaktır. Fakat mesele çok okumaktır pek tabii fakat okurken de nitelikli okumaktır. Birey zevk aldığı edebi eserlere veyahut düşünsel metinlere yönelirken, klasikleri de okumalı ve yalnızca kitapla sınırlı kalmayıp makale, gazete, dergi ve hatta mizah da okumalıdır. Bir ülkenin politik kronolojisi mizah dergileri ile pek tabii takip edilebilir. Zamanla yetkinleşen okur, bir kitapçıya adım attığında dimağını besleyecek eserleri otonom bir şekilde bulacaktır. Çok okumak mı çok gezmek mi klişesine her ikisini de yaparak cevap verir entelektüel adayımız. Çünkü gezmek de almasını bilene okumak kadar çok şey öğretecektir. Biraz musikiye değinmek istiyorum çünkü aklımı meşgul eden olgulardan biridir. Batılı bir aydın pek tabii klasik müzik ile kendini yetiştirip zevk alabilir ve fakat bu klasik müzik olgusu neden senelerdir entelektüel gelişimin bayrağı gibi dalgalanmıştır bu topraklarda. Türk aydını, Batı aydınına göre daha çeşitli enstrümanlar dinler ve daha zengin bir müzikal yelpazesi olabilir. Tanzimattan beri süregelen batılılaşma olgusu ile klasik müzik adeta ithal edilmiştir. Chopin, Bach, Mahler dinleyen bir birey kendini toplumdan ayrı marjinal bir yere konumlandırır. Klasik müziğin zekayı geliştirdiğine dair makaleleri savunur, bunun reklamını yapar. Türk aydını ise bu insanları yüceltir, arabesk veya halk müziği dinleyen kitleyi yerin dibine sokar, alt tabaka görür. Halbuki arabesk ve halk müziği enstrümantal anlamda doğunun zenginliğini yansıtır ve çok geniş bir yelpazedir. Entelektüel birey tek bir yönle sınırlı kalmamalıdır, kalırsa o yönün bağnazı olup çıkar. Batıdan aldığı düşünsel sermayeyi doğudan, kuzeyden, güneyden de almalıdır. Brecht de okumalıdır, Cemal Süreya da, Yaşar Kemal da Steinbeck de. Mahler de dinleyebilir Müslüm Gürses de. Toplumdan soyutlanmamalı, günlük hayatı arabesk olan topluma klasik müzik dayatmamalıdır. Bir yandan da bireye dönmeli kendini geliştirmeye durmadan devam etmelidir. Bu olgular sanatın ve bilimin tüm  dalları için geçerlidir.Entelektüel birey yüzünü ne sadece diğer ülkelere ne kendi ülkesine dönemez. Enternasyonal bir biçimde hareket etmelidir çünkü tarih ona bu sorumluluğu yüklemiştir. 

H.B 10.05.25


9 Nisan 2025 Çarşamba

Bir Mensur şiirde karşılaşan Balıkçı ve Şair

       Balıkçı oltasını atmış,

Rakısını açmış bekliyormuş saat beşte

Deniz kıyısında 

Bir genç şair yaklaşmış denizi izlemeye 

Saat altıda 

İkisi yalnız kalmışlar deniz kıyısında 


Balıkçı süzmüş şairi ve demiş ki 

Şiir balık gibidir oltaya yem olarak koymazsan hüznü kaçar gider 

Ve eklemiş 

Yaşam da balık tutmaya benzer mutluluk gelsin diye bazen sadece beklersin 


Genç şair heybesinden bütün cümleleri çıkarmış 

Rakının balıkçıya balıkçının kendisine verdiği ilhamla, karalamış 

Deniz tüm gözyaşlarının karıştığı yerdir 

Bu yüzden bu kadar sahici gelir insana 

Ve ne zaman hüzünle yüz yüze gelsen onda kendini görmen bu yüzdendir 

İşte rakı da bu yüzden çok güzeldir gözyaşını alır flu bir beyazlığa evirir 

Hüzün sarhoşluk olarak geri gelir vücuduna 

Tıpkı bir katilin olay yerine uğraması  gibi 

Gün batınca deniz yas kıyafetlerini giyer çünkü sevgilisi güneş batmıştır artık 

Ay yıldızlarla sözleşir ışığı alıp denizi aldatmak için 

O , tanır sevgilisini aldanmaz çünkü bilir ki ay 

Rakı kadehlerine yansıdığı ölçüde güzeldir 

Deniz her gün güneşle beraber doğmaktan usanmaz 

Balıkçının oltası titredi birdenbire 

Bir küçük hamsi takılmıştı uca 

Aldı hamsiyi balıkçı ait olduğu yere geri bıraktı o mutlu olmayı öğrenmişti 

Şair de yazmayı 

T. 


11 Mart 2025 Salı

Sonbahardaki yaprakların Öyküsü: Bir Gün Tek Başına

                    Vedat Türkali Usta'nın 1974 yılından yayınlanan ilk romanı ayrıca ödüllüdür. Dilim döndüğünce, kalemim erdiğince, entelektüel dimağımın yettiği kadarıyla değerlendireceğim. Roman, 1960 İstanbulunda Demokrat Parti döneminin Türkiye'sinde adeta bir mengene içinde geçen. Bu fırtınalı ortamda başkarakter Kenan açısından fırtınalı tek ortam politik saha değildir aynı zamanda bireysel kaygılar ve pek tabii aşktır. Yazarın burada alegorik olarak kullandığı yasak aşk ögesi, bunu konu alan diğer romanlardan ayrı olmakla beraber kanımca Büyük Usta Oğuz Atay'ın Tehlikeli Oyunlar eserindeki aşk hikayesine paraleldir. Keza orada yer alan Sevgi ve Bilge karakterleri Hikmet'in eşi ve sevgilisidir ve biri mantığı bir kalbi temsil eder. Bir Gün Tek Başında romanında da benzer şekilde Nermin karakteri eşine bağlı, anaç, sadık, koşulsuz şartsız seven gerektiğinde kocası için ideolojisinden bile sapabilecek kadar kalbinin sesini dinleyen biridir. Günsel ise bir o kadar idealist, zeki, edebiyatla uğraşan dolayısıyla okumuş, eğitimli ve felsefe öğrencisi olmasıyla pek tabii mantıklı bir sevgili portesi çizer. Kenan roman boyunca aslında Nerminden yani gelenekten, sıcak yuvasından kopmaya çalışır ve koptuğu an da malum olay olur. Günsel ise Kenan'ı gerektiğinde ideolojik açıdan tenkit etmeye ve karşısına almaya kadar gider. Bu karanlık atmosferde politik ortam çalkalanırken bir yelkenli gibi yanında bireyi de aşkı da ölümü de yaşamı da alıp götürür. Öğrenci olayları, İnönü'nün seyahatleri, İstanbul Üniversitesi olayları hatta 28 Nisan Turan Emeksiz'in öldürülmesi olayını dahi görürüz (bknz. Katlime Ferman). Bunca olayın arka planında yalnız bir emekli edebiyat öğretmeni ve kitapçı Kenan'ın kendi ve ailesiyle hesaplaşmalarını, travmalarını, geçmişini, oportünizmini, kaygılarını, aşka, cinselliğe ve ülkesine nasıl bir gözle baktığını görürüz. Çok spoiler veremiyorum çünkü çok zevk aldım ve herkesin okumasını temenni ediyorum, devam. Bu olayları ve olayların arka planındaki aşk hikayesini ben Dünya Edebiyatı kültlerinden Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği romanına benzettim. Tabi bu benim şahsi fikrim doğruluğunu okurların takdirine bırakıyorum. Şahsi olarak Oğuz Atay kitaplarından sonra ilk defa edebi olarak bu kadar tatmin olmuş hissettim. Evet 608 sayfa evet göz korkutuyor ama kesinlikle Tutunamayanlar gibi ağır değil, okuyucuyu içine çeken bir romandır. Roman yazıldığı dönem büyük yankı uyandırmış ayrıca Demokrat Parti dönemi açısından belgesel niteliği de taşımaktadır. İlgisi olanlar benim de çok beğendiğim 32. Gün Demirkırat belgeselini izleyip dönem hakkında derinleşebilir. Roman 1974 yılında yayınlandıktan sonra Milliyet Yayınları Roman Ödülü ve 1975 yılında Orhan Kemal Roman Ödülü kazanmıştır. Hem bireyi hem toplumu ustalıkla anlatan roman ayrıca sinemamızda da yer edinmiş kendisi de sol görüşlü bir oyuncu olan Hamam Sınıfı  Sınıfta Kaldı filminin Semra hocası Semra Özdamar'ın elinde görünmektedir.Aşağıya kapak fotoğrafı olarak yerleştireceğim. Yeni yazılarda görüşmek üzere herkese keyifli okumalar.



23 Şubat 2025 Pazar

Cendere

           Acı ve hüzünden damıtılmış bu coğrafyada doğdun, yaşıtların seni anlamadı doğal ya hiçbir zaman da anlaşılmak istemedin. Tek tabancaların susturucusuz delikanlısı. Yurt dışında olsan Taxi Driver olmuştu adın burada Ahmet oldun, Ali oldun, Veli oldun ne fark eder bu cenderede hamster gibi dönen biri oldun. Siyah pardesün rüzgarda dalgalanır. Senin jenerasyonundaki çoğu erkek gibi Kurtlar Vadisi ile büyüdün. Babandı süper kahramanın. Dalgaların dövdüğü, kıraathanelerinde memleketin kurtarıldığı, isyanın mavisine boyanmış Artvinden İzmir'e kadar geldin. Kazımların diyarından Efelerin oyununa katıldın  takdirname ve onur belgesi ile mezun olurken hayat okulundan. Bir adaya kısılıp kaldın İzmirde sonuçta deniz çekerdi seni ne alkolün ne sigaran vardı bilirim o yüzden sulara anlatırdın bütün derdini. Herkesin bi tutkusu vardır bu hayatta, kadınlar seni anlamayınca arabalara bağlandın sen de. Sanayideydi işin. Yani hayat okulu mezunlarının yüksek lisans doktora akademisi. Yani Platon'un Akademiasının yanında halt ettiği, tecrübenin ete kemiğe bürünüp rotbalans bakımı yaptığı o kutsal mekan. Duvarlarında Cem Karaca haykırır 'Ustam seslendi uzaktan, oğlum al takımları'. Motor seslerinin ardından kulak kabartsan duyarsın. Küfürün sular gibi aktığı mabeddesin. Şehadete ermiş arabesk camiasının kabri burası. Bir teypten muhakkak ya Müslüm Baba söyler ya Ferdi Baba ya Bergen Abla. Kasetler işi müjdelerken ve terk edilmenin acısını bastırırken bordo Tofaşların altında, puslu düşlerine iner yağmur aniden tek cümleyle 'Yılların çilesi belli yüzümde, Aynada baktığım yüze küskünüm.' Aşkın şarabını içerken herkes dudaklardan, sen motor yağıyla sarhoşsun. Olsun be kardeşim olsun, hayat duvarını çay kaşığıyla delen o azimli genç var ya işte sen o'sun.Vitesi bire alıp çıkmak istersin yalnızlığın çukurundan. Direksiyonu umuda kıracaksın kardeşim ve eline takıp şeytan uçurtmanı kırlarda özgürce koşacaksın. Taze, bayat fark etmez ekmeğini alıp 10 kişiyle aynı menemene daldıracaksın. Aliminyum tava'nın bir zaman makinesi halini aldığını fark edeceksin, Artvin'in sokaklarına, Rize'nin dalgalı, çetin gençlik aşkına yol alacaksın. Usta'nın kırmızı Marlborosundan çıkan dumanı takip ederek. Ilımış tavşan kanı sıcak çayın kokusu, ekmeğin bölünmesi kaç yalnızlık varsa o kadar parçaya, kenarları kızarmış Çakallı Menemeni bol domatesli, soğanlı mı soğansız mı olur?. İnan hiç önemli değil ekmeğini taştan çıkaranlar için. Sigara, bol miktarda tütün, alet edevat masanın üzerinde durur. Maden işçilerini anarsın siyaha boyanmış yüzünle, ortak acı ortak keder, herkesin ortak gayesi eve gidip sıcak yatağına uzanmak ve biraz da olsa düşünmek, gözden geçirmek ömrü. Arabesk nağmeler cirit atmadan kulaklarında. Hayatın engebeli, sisli, dar yolunda ,bir nevi Zigana Geçidi, koskoca bir tırda yolcusun, şoför koltuğunda. Emeğin kutsallığının farkında olanlara dokunmaya devam ediyor yağlı ellerin, teypten ince ince vurur Neşet Baba gönül tellerine. Bu siyah gökyüzünün, kaosun, cenderenin içinde savrulup duruyorsun. Olsun be kardeşim, olsun. Doğarken ağladı insan. artık bu son olsun. 


T.  Köşe başlarının fiyakalı delikanlılarına...

7 Şubat 2025 Cuma

HikmetBenol Gözünden: En İyi 3 Tarantino Filmi

 Herkese selamlar. 

Mahallenizin fiyakalı Blogger abisi finallerini bitirdi ve geri döndü. Linç yiyeceğimi bile bile İMDB ortamının ve Tarantinoyu yeni keşfeden bünyelerin caka satma aracı Ucuz Roman filmi eklenmeden bir liste çıkartacağım ki neden olmasın ?

En nihayetinde beğeni özneldir ve pek tabii farklılık gösterecektir ben de dokunulmaz favorilerimden biri olan Tarantino abiyi kendi çapımda değerlendireceğim eserleriyle. Benim beğenilerim Tarantino sinemasında daha Underrated diyebileceğimiz filmleri kapsar, daha da Mainstream (ana akım) filmleri mevcuttur kendisinin onlar da pek tabii harikadır. Başlıyorum:

Şefin spesiyali 1) Inglourious Basterds (Soysuzlar Çetesi)

Brad Pitt, Christoph Waltz, Diane Kruger ve Tarantino buluşması bana göre epik bir filmdir. Sanki sinema yerine epik bir görsel şov izleriz.Sinemanın en güzel açılış sahnelerinden birine sahiptir zannımca. 


Tarantino bu sahneyle savaş gerçeğini, Nazi Almanyasının soğukluğunu ve rahatsız ediciliğini tokat gibi çarpar ayrıca Christoph Waltz bu filmde enfes bir kötü adam performansı göstererek en iyi yardımcı erkek oyuncu Oscarını  kucaklamıştır. Otomatik Portakal gibi kült eserlerde kötü adamların süt içmesine gönderme yapan yönetmen albay karakterine süt ikram ettirerek filmi başlatır. Diğer Tarantino filmlerinde olduğu gibi bir intikam hikayesine dönüşecek, tarih Tarantino abinin kafasında yeniden kurgulanacak, Brad Pitt harika bir şekilde İtalyanca konuşacak, silahlar çekilecek ve ortam kızışacaktır. Sinemadan işaret çakma sahnesi bile bu filmi izlettirir, Kruger ablayı boğazlayan ele kendi elini montajlayan Tarantino da ayrı bir detaydır, zira yalnızca fetişleri ile değil sadist ögeleri ile de öne çıkar Tarantino.

İlkler her zaman özeldir 2)Reservoir Dogs: Tarantino sinemasının ilk denemesi 1992 çıkışlı bir suç hikayesi olan film kısıtlı imkanlarla çekilmesi ile de öne çıkar.  Filmin bütçesi çok düşüktü zira oyuncular kendi takım elbiselerini giydiler, Tarantino filmi 25 günde yazdı ve 35 günde çekti. Filmde kadın oyuncu yoktur dolayısıyla ayak sahnesi içermeyen tek Tarantino eseridir.  Madonna filmde Like A Virgin adlı şarkısından bahsedilen sahne ile ilgili Tarantino'ya mektup bile göndermiştir. Kulak kesme sahnesiyle meşhur, enfes diyaloglara sahip bu hikayeyi yazar 2. sıraya koyuyor ve şiddetle tavsiye ediyor. Daha fazla detay merak edenler için kaynak Bknz. https://listelist.com/rezervuar-kopekleri-hakkinda/

Western ile final 3) Django Unchained : Nefis soundtrackler, dehşet oyunculuk, Di Caprio, Jamie Foxx Christoph Waltz (2. Oscarını aldı), Samuel L. Jackson ve en iyi senaryo oscarıyla Tarantino dehası. Bolca kan ve özgürlük kokan bir eserdir. Tarantino usta gençliğinde bir Porno dvd dükkanında çalışırken Japon kültüründen ve Spaghetti Western eserlerden çok etkilendiğini dile getirmiştir. Nitekim Japon esintilerini taşıyan eseri de Kill Bill serisidir. Diğer bütün Tarantino filmleri gib kan ve şiddet ögeleri pek tabii içerir ki tahmin edeceğiniz üzere Western filminde kan akar. Filmin dekorları nefistir ki o dönemi çok başarılı yansıtmıştır. Diyalog Tarantino sinemasında önemli yer tutar ki diyaloglar da muhteşemdir. Di Caprio abinin elini kestiği malum sahne doğaçlamadır. 2 Pac gibi sanatçıların kullanıldığı müzikler o havayı çok güzel verir ki Tarantino müzik işinden çok iyi anlıyor bununla ilgili de yazı kaleme almayı düşünüyorum vakti gelince. Aynı zamanda filmin başında duyduğumuz şahane müzik orijinal Django (1966) filminin soundtrackidir. Bu destansı zincirlerinden kopma hikayesini izleyin izlettirin.


Keskin zekasıyla, orijinal oyuncu seçimleriyle, müzikleriyle, kan ve şiddeti kendine özgü kullanmasıyla, fetişleriyle, diyaloglarıyla kendisi benim en sevdiğim yönetmenlerden biridir ve bu yazıda görece daha kıyıda kalmış işlerine yer vermeye çalıştım. Hakkında daha da yazacağım. Sinemayla, sanatla kalın. Saygılar, sevgiler.

H.B 


4 Ocak 2025 Cumartesi

Mahalle'nin Underground Perspektifi

 Yeraltındaki buz gibi tünelimden kafamı yukarı kaldırıp bakıyorum mahalleye, yürüdüğüm tüm şehir merkezlerini hafızamda canlı tutuyorum. Kaldırımlarda hala ayak izim kazılı, evet sayın okurlar, hatırlıyorum. 

          Mesailerinden yeni çıkmış insanlar kurmalı birer robot gibi evlerine yol alıyordu, bilimum toplu taşıma araçlarının camlarından taşmaktaydılar. Ter, sigara, parfüm ve günün yorgunluğunu yansıtan tüm kokular pencerelerinden süzülmekteydi otobüslerin. İneceğim durağa yaklaşınca düğmeye bastım, temiz havaya hasret bedenimi kaldırımda sürükledim. Fırından gelen sıcak ekmek kokusu çocukluktan çok güzel bir günün hatırası gibiydi. Sola dönerken bir kokoreççi dükkanı sokağı damaklara taşıyordu.Yan dükkandaki tatlıcı sanki iyiliğin ve toz pembe bir dünyanın varlığını kanıtlamak ister gibi sıcak şekerli hamur kokusunu kokoreçle düelloya davet etmişti. İronik olarak kokoreç dükkanının önüne kurulmuş baharatçı tablası, Bıyıkları Çayan'ı andıran bir terzi sanki kızıl flama dikiyor gibiydi. Kasap dükkanı sokak hayvanlarının uğrak yeri olmaya devam ediyordu, hemen ön köşesinde bir pet shop duruyordu yine ironik bir biçimde. Ne demişti büyük usta Orhan VELİ:

Uyuşamayız, yollarımız ayrı;
Sen ciğercinin kedisi, ben sokak kedisi;
Yukarı doğru çıktıkça yerin altına daha da yaklaşılan bir kısır döngüydü mahalle, yukarıda hayat enerjisi ve şehir ışıkları kaybolurdu. Sokağa adım atıldığında halı sahada top koşturan mahallenin gençleri karşılıyor beni belki de oradaki tek ışık onlar, promilli düşlerine renk katmak için uğradıkları marketler karşıda. Cips, kuruyemiş, meyve suyu,jelibon, çikolata yoldaş oluyor böyle akşamlara. Biraz üstte tekel bayiiler görünüyor sarı ışıklarıyla, trafik levhalarında hazır ol anlamına gelen sarı ışık anlamını burada da buluyor. Hazır ol, sarhoş olacaksın belki de pişman olacağın şeyler yapacaksın, istifra etmemeye çalış, adabınla iç. Etmezsen rezil olacaksın.  Ve işte geliyorsun sonunda büyüdüğün eve. Kaldırımların hafızası olmuş izmaritleri ve bira şişelerini yara yara ilerliyorsun. Gün batıyor, olanca turunculuğuyla sana göz kırpıyor. Evde sıcak yemek olmasının verdiği huzur kalbine değip geçiyor. Apartmana giriyorsun, politik anlamda bir ülke portresi çizen apartmana. Gün yavaş yavaş yerini karanlığa bırakıp uzaklaşıyor, bu mahallelerde görünmeyen bir yüz var, yalnız karanlıkta ortaya çıkıyor diye düşünürken sen 2025'in ilk yazısı bitiyor. 
https://www.youtube.com/watch?v=gNiIUeeVPWA (Bu yazı vesilesiyle Ferdi Tayfur'u da 
anmış olayım. Rahmet ve Saygıyla...)
Saygılar Sevgiler- H.B