İnsan Doğası Üzerine Karamsar Bir Bok
Selamlar, öncelikle bu yazıyı okumaya başladıysan yaşamında bir dönem bir şeyler kötü gitti, kötü gidebilme ihtimali doğdu, gitmese de farkına varıp sen kendini soyutladın çünkü insanların karamsarlığı yeteri kadar ciddiye almadığı üzerine çok evvelden düşündün. Zaten ana konu da bu ya. Bir felsefi düşüncesine gidip gelen, sonunda bir yere varmayan yalnızca yola çıkmanın tadını alan bir Sisifos cezalandırması bu. İnsanların hepsi size iyi gelmeyecek, hatta birçoğu iyi gelmeyecek. Dünya, bir plaza burjuvasına aşık olan bir kızın pembe dünyası kadar sahte ve ışıltılı değil. Değildi. Bu olgu 17. yüzyılda da böyleydi. "Homo homini lupus." yani "İnsan insanın kurdudur." düşüncesi üzerinden gideceğim bu yazıda. İnsan, etrafındaki potansiyel tehlikeyi öğütür, yutar. Toplumsal yaşam, her gün devam eden koca bir maskeli balodur. Bazıları, kimseyle dans etmez onlara ne mutludur.! İnsan ya hırslarından arınmamayı tercih edip yalnız kalmaya mahkumdur ya da hırslarından arınmayanları gözlemleyip yalnız olmaya mecburdur yoksa toplumsal yaşam onu er ya da geç kendi potasında eritir. Yalnızlık seçilirse, insan olabildiğince doğaya yaklaşır ve bir madenden ibaret olan bilincini keskinleştirip işleyerek onu bir mücevhere çevirebilir. Yalnız kalmaya itilirse, ilk etapta üzülecektir fakat düşüncelerini derhal harekete geçirmelidir zira ister opsiyonel ister zorunlu olsun kendi kabuğuna çekilen bir tırtıl er ya da geç o kabuktan kelebek olarak çıkacaktır. Çünkü acı ama gerçek, toplumun genelini göz önüne almadan, insan özünde kötüdür. Freudyen İd'de ; haset, saf olanı ezme içgüdüsü, iktidar olma dürtüsü ki bu yalnızca politik anlamıyla veya kalabalık bir kitle karşısındaki hal ve tavır olarak düşünülmemelidir bir arada bulunur. Her ilişkide bir taraf iktidar sahibi olmayı ister, dürtü kolektif bir mutluluktan çok bireysel bir huzura güdümlenir. Yalnızlık, insan ruhunda yara açar mı? tabi ki evet. Fakat, birkaç kişinin veya bazen tek birinin size vereceği zarar kadar büyük değildir. Olumlu tarafları epey fazladır. Nitekim zannımca en zor ve en mühim husus, iyi bir dostluktan, beraber gülmekten, notlarının yüksek olmasından veya inanılmaz zevkli bir seksten ziyade birbirini anlamak ve anlaşılabilmenin tatminidir. İnsan, pek tabii yanındakini ısrarla anlamayarak veya anlamazlıktan gelerek de ona zarar verebilir. Başta insan'ın potansiyel tehlikeyi öğüteceğini bunu yapabilecek gücü olmasa bile en azından bunun için çaba göstereceğini söylemiştik. İşte bu tehlike her zaman soyut bir olgu veya kötü bir alışkanlık değil çoğu zaman aynı ortamda bulunduğu bir kişi de olabilir. Aile ilişkileri ne kadar bazı evrelerde insana ağırlık verse de işin sonunda sığınılacak az sayıda limandan biridir. İnsan insanın kurdu olsa da aile o kurda karşı koruyan bir ortamdır. Karşılıksız sever. İnsan, dışarıda şahit olduğu bir olumsuza üzülür görünürken bile kendi başına gelmediği için içten içe sevinen bir varlıktır. Acı veren de , üzen de, mutlu eden de, hasetlenen de bilincin ta kendisidir. Sanal bir dünya sunan The Purge ve The Hunger Games filmleri aslında çok acı bir toplumsal yaşam projeksiyonudur. Kitaplar, bizi bu boktan gerçeklikten uzaklaştırıp bize farklı dünyalar sunarlar ve bu sayede aslında hiçbir zaman yaşayamayacağımız hayatlar yaşar veya hiç olmak istemeyeceğimiz birinin iç dünyasına yolculuk yaparız. Bu yüzden okumak, devrimci bir eylemdir. Maskeyi çıkarıp baloyu terk etmektir çünkü hep tanrıya mahsus olduğu yalanı söylenen yalnızlığa bizi alıştırırlar. Gerçeklik acıttığına göre yalana dönme zamanı.Bir sonraki yazıda görüşürüz.
H.B.

Hiç yorum yok: