11 Haziran 2026 Perşembe

Mahsur.

                         

            -Oh, ne güzeldin bebeğim.

Sıcaktan sersemlemiş sivrisineklerin, sıcak esen rüzgarın ittirdiği stor perdelerin, baygın lateks kokusunun içinde A'nın çıplak vücudu üzerine yapışmış halde nefes verdi Mahsur. Babası'nın nüfus müdürlüğüne söylediği bir harf yanlışlığı koca bir sözlük devrimine dönmüş. Doğuştan hüzünlü olan Mahsun'u göğün altında Mahsur bırakmıştı. Mahsur; gettoda doğmuş, leş ve keş kokan sokaklarda büyümüş, topunu eroin şırıngaları ile dolu bodrumlara kaçırmıştı. Çocuk bedeni her zaman yetişkin, yetişkin bedeni de zaman zaman çocuktu. Alkole, sigaraya, ganyana ve bağımlısı olduğu sekse uğradığında çocukluğu tadardı. Nemfomanyak bir babanın nemfomanyak çocuğuydu Mahsur. Yalnız diğer akrabalarının aksine o, bu cendereden çıkmak için okumayı seçmiş, felsefe bölümünü bitirmiş. Bayat bakkal ekmeğini uyuşturucudan arta kalan son beyin hücrelerine bandırıp kafayı yemişti. Okudukça kabuğuna çekilmiş, eğilmiş; eğildikçe kadehe yaklaşmıştı. Öğlen sıcağında A'nın yatağında kırmızı Marlboro'nun ağır dumanı tüterken dolaptan her zamanki soğuk birasını çıkardı, sıcakta daha da iyi çarpardı bunu bildiği için de öğlenden başlardı içmeye Mahsur. Sağ yanağını biraya, sol yanağını şaraba dönerdi. Hayatı unutmak için içer, içtikçe hayyamı hatırlar şair olur yazardı. 

Saat öğlen 2 civarıydı, güneş en sıcak nefesini insanlığın üstüne üflemiş, kendisine hayran hayran bakan herkesi ıslatıyordu. Herkes klimalı dükkanına geçmişti mahallede, kliması olmayanlar dışarıda bir gölgelik alan bulup sigara tüttürüyordu. Kuryeler, esnafa sandviç ve buz gibi ayran yetiştirmeye çalışıyordu. Hayat bir durum hikayesiydi bu mahallede ve herkes çok zor durumdaydı bu iğrenç yaz gününde. Berberler sıcağa inat müşterilerinin kulaklarını yakıyor, terziler vantilatöre biat ediyorlardı. Mahsur bir çöplükten öte kaldığı o otel odasına doğru yol aldı. Mini buz dolabında kendisini bu akşamlık bu dünyadan kurtaracak ufak rakısını bakkal Halit Bey'den aldı. Bir paket de sigara aldı nolur nolmaz diye. Otele  gidip rehberindeki tüm konsomatris numaralarını taradı, bu gece muhakkak sevişmeli, iki kişiden bir kişi yaratıp tüm matematik kurallarını alt üst etmeliydi. Hemen S'yi aradı. Hat düştü.

- Selam güneşten önce doğan güneşim.

- Yalakalık yapma Mahsur, ne istediğini biliyorum. kaçta buluşalım onu söyle sadece. 

- 12 uygun mudur?

- Tamamdır, otelde mi yine ?

- Aynen öyle, korunmayı unutma çok taktığımı biliyorsun. 

- Tamam be yavrum ya amma uzattın, biliyoruz ne kadar önemsediğini. 

Sigarasını yakıp beklemeye koyuldu Mahsur. Yapacağı seksi hayal edip heyecanlandı, cinsellik onun için artık zevk veren bir aktivite olmaktan çıkmış, sürekli istenen bir dopamin besinine dönüşmüştü. Kapı çaldığında üzerinde siyah jartiyer, krem bir pardesü içinde bordo bir gecelik ve topuklu stilettolarla S belirdi. Dudaklarına yapışan Mahsur alkolün de etkisiyle kontrolü kaybetmişti. Saat gece ikiydi.

Tam 12 saat sonra House keeping otelin kapısını yedek  anahtarla açtığında duyduğu koku ve gördüğü manzara karşısında şok olmuş. bir viski şişesi, yarısı yenmiş bir elma ve çeyrek paket jelibonun yanında bileklerinden akan kanlarla yatan Mahsuru görmüştü. Mahsur hem soyulmuş, hem soyunmuştu ve avret uzvuna bırakılmış bir not vardı:

İnsanlığı doğuran olay, bir insanı öldürebilir.

Mutluluğun tek ortak paydası, 

doğumdur 

ve en acı zıt anlam da 

onundur. 

Bu tip olaylara alışan mahalle esnafı, Mahsur'un cesetine soğuk kanlılıkla bakmış, az biraz acımış tam bu anlarda A geneleve bir çocuk armağan etmiş, bir insanın daha hayatını mahvetmişti. 

H.B



9 Haziran 2026 Salı

Bukowski Kimdir? bir köşe yazısı çevirisi.


Herkese merhabalar, bugün elimden geldiğince yer yer yorumlarımı da katarak bir internet sitesinde okuyup beğendiğim bir köşe yazısını çevireceğim. Keyifli okumalar diliyorum. Kaynak yazı sonunda yer alacaktır.

BUKOWSKİ KİMDİR?

Yazın eğlence için kitap okumaya vakit ayırabildiğim o dönemde, yeni şairler araştırıyordum. Kitap yalnızca bir eğlence aracı olarak görülemez, bilgiye olan açlığı doyuran bir soyut besindir her kitap. İlk başta Rupi Kaur’un The Sun and Her Flowers (Güneş ve Onun Çiçekleri) kitabını elimden bırakmak zor olsa da, başka bir şairin tavizsiz ve dobra bilgeliği de fazlasıyla ilgimi çekmişti.

Daha çok Charles Bukowski olarak bilinen Heinrich Karl Bukowski, şiirleri ve kısa öyküleriyle ün kazandı. Alman-Amerikalı yazar, yüzyıl dönümünden önce birkaç roman da kaleme aldı. Kendisinin 5 romanı bulunmaktadır ve romanları otobiyografik nitelikler taşımakla beraber takma isim olarak Henry Chianski ismini kullanır.

Bukowski, eserlerinde Los Angeles'taki yaşamın ekonomik ve kültürel yönlerine ışık tuttu. Şiirleri; şairler, alkolikler, kadınlar, iş hayatı, alt sınıftan Amerikalılar ve aşıklar hakkındaki fikir ve bakış açılarını paylaşır.

1994 yılındaki ölümünden önce Bukowski, 60'tan fazla kitap yayımladı. Eserlerinde daha çok yaşamın kirli yönlerine, alkolizme, sekse, sokaklara, at yarışlarına yer verdi. Yazdığı eserler gibi yaşadığı hayat da yeraltıydı.

Bukowski 90'larda ölmüş olsa da, bence eserleri bugün öğrenciler tarafından daha geniş çapta tanınmalı; çünkü onun işleri "şu andan" ziyade bir sonraki adımı, yani "geleceği" temsil ediyor. Ne kadar farklı olursa olsun ifade özgürlüğü, bu nesil siyasi ve sosyal olarak daha aktif hale geldikçe her geçen gün daha fazla değer görüyor gibi görünüyor. Dili içinden geldiği gibi ve filtre etmeden kullanması, dobra karakter yapısı onu Beat Kuşağı yazarları içinde ayrı bir yere konumlandırdı. Bugün yalnızca underground camiada değil ana akım edebiyat dünyasında da oldukça tanınan bir yazar haline gelmiştir.

En Sevdiğim Bukowski Eserlerinden/Düşüncelerinden Bazıları:

Şiirlerini henüz okumamış olmakla birlikte en sevdiğim romanı Ekmek Arası romanıdır. Bu romanda Henry'nin çocukluğunu, ailesini, travmatik aile kavgalarını, okulu,tembelliği,eğitim sistemini okuruz. Kısacası Ekmek Arası romanı küçük bir çocuğun nasıl alkolik bir yeraltı edebiyatı yazarına dönüştüğünün temel taşıdır. Şiirler hakkındaki yorumları yazıdan olduğu gibi aktaracağım.

Charles Bukowski'den "Destroying Beauty";

Güzelliği Yok Etmek (Destroying Beauty)

Bu şiir, onun güzellik hakkındaki düşüncelerine yönelik yorumumun nasıl değiştiğini göstermesi açısından bende ayrı bir yer edindi. Neyin güzel neyin çirkin olduğuna karar vermenin tamamen kendi elinin dışında bir şey olduğunu söyleyişini görmek ilginç. Eserindeki dil, çok olumlu veya çok olumsuz çağrışımlara sahip kelimelerle sürekli değişiyor gibi görünüyor. Bukowski, güzel bir şeyin ne kadar kolay iğrenç hale getirilebileceğini gözler önüne sermek için yazıyor gibi.

Bahar Kuğusu (Spring Swan)

Suyun yüzeyinde cansızca süzülen bir kuğu hakkındaki bu eserde Bukowski, etraftaki insanların ölü kuşu sadece alaya aldıklarını gördüğünde hissettiği üzüntüyü okuyucularına aktarıyor.

piknik çantalarıyla ve kahkahalarıyla, ve suçlu hissettim kendimi kuğu adına sanki ölüm utanılacak bir şeymiş gibi bir aptal gibi yürüyüp gittim oradan

Şiirinde, yaşanan rahatsızlık veya acı bir başkasına ait olduğunda nasıl daha farklı yas tutma eğiliminde olduğumuzu basit kelimelerle ifade ediyor.

Bir Şiir Bir Şehirdir (A Poem Is a City)

Bir şehir ile iyi bir şiirin karmaşıklığı arasında kurduğu bağ birçok açıdan oldukça etkili. Bu eserde, tıpkı şehir hayatında olduğu gibi, şiirlerin de okuyucunun ya da şehri gezen birinin fark edebileceğinden çok daha fazlasını barındıran bir yapıda olduğunu ve tek bir insanın tüm bu etkileşimleri ve bilgi alışverişlerini her zaman takip edemeyeceğini anlatıyor.

bir şiir bir şehirdir sokaklarla ve lağımlarla dolu azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle dolu sıradanlıkla ve içkiyle dolu yağmurla, gök gürültüsüyle ve kuraklık dönemleriyle dolu, bir şiir savaşta bir şehirdir

Charles Bukowski'den “i met a genius”; fotoğraf: yazar

Bir Dahiyle Karşılaştım (i met a genius)

Kısa, tatlı ve aynı zamanda düşündürücü olan Bir Dahiyle Karşılaştım, okuyucuya yaşlandıkça daha bilgeleştiğimiz fikrini sorgulatıyor; çünkü bazen en ufak çocuklardan bile insanın gözünü açan dersler ve sorular çıkabiliyor. Bukowski bu durumu çok güzel aktarıyor.

Duş (The Shower)

Bu şiir diğer okuyuculara ne kadar kaba ya da müstehcen görünse de, Bukowski'nin aşkın kendisine ne hissettirdiğini anlatırken sergilediği korkusuzluğu oldukça güzel buluyorum. Hiçbir detayı dışarıda bırakmamak için elinden geleni yapıyor. Bir kadını sevmenin nasıl bir şey olduğuna dair tasviri kulağa çok doğal geliyor. Olanı biteni sadece olduğu gibi yazıyor.

ve giyinirken konuşuyoruz başka ne yapılabileceği hakkında, ama bir arada olmak çoğunu çözüyor, hatta, hepsini çözüyor.

Bukowski ve onun özel hayatı hakkında daha çok bilgi sahibi olmak isteyen okurlar romanları ve öykülerinin yanı sıra eski eşi Linda King'in kaleme aldığı:

CHARLES BUKOWSKİ'Yİ SEVMEK VE NEFRET ETMEK

isimli eseri okuyabilirler.
By: Hikmet Benol
*Seni seviyorum Pis Moruk. Yattığın yer ışıklı olsun.


 

2 Haziran 2026 Salı

Türk Şiiri'nin Başucu Antolojisi: Büyük Saat üzerine 1.

  Merhabalar herkese, yazmaya, okumaya, öğrenmeye devam ettiğimiz sıcak bir yaz gününde bir. kez daha sizlerleyim. Bugün, edebiyatımızda en sevdiğim ve kendim de amatör olarak şiirle uğraştığımdan beni en çok etkileyen 2 şairimizden birini Turgut Uyar'ı ve onun şu anda okumakta olduğum tüm şiirlerini içeren eseri büyük saati anlatacağım dilim döndüğünce.

      İlk baskısı 1984 senesinde Can Yayınları tarafından yapılan eser daha sonra şairin Yitiksiz isimli kitaplarına girmemiş şiirleri ve son şiirleri de eklenerek Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden basılmıştır. Peki buy eserin Türk Edebiyatı açısından önemi nedir.? Eser yalnızca Uyar'ın poetikasını ve şiiri'nin gelişim evrelerini okura göstermekle kalmamış 2. Yeni şiiri'nin de ana hatlarını ve gelişimini görmek açısından bir rehber olmuştur. Bunu da 1. part olarak bu dev külliyatın bir kısmını kendimce incelemeye ayıracağım. Uyar, 2 Yeni'nin en yalnız, içe dönük, bireysel şairidir denebilir. Kelime dağarcığı inanılmazdır, kelimeye tutunmaz; onunla oynar, dans eder. Kelimeyi dizginler, evcilleştirir, kendince yoğurup şiirini yüzyıllara meydan okuyan heykele çevirir. Bugün kitabın sırasıyla ARZ-I HAL, TÜRKİYEM, DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI, TÜTÜNLER ISLAK, HER PAZARTESİ ve DİVAN isimli ilk 6 bölümünü inceleyeceğim. 

ARZ-I HAL: Uyar mesleki hayatında eğitimin Askeri Memurlar Okulu'nda tamamladıktan sonra önce subay memurluğu daha sonra 1958-1967 yılları arasında SEKA'da sivil memurluk yaparak geçirir. Askeri memurluğu sırasında Posof, Terne ve Ankara gibi yerlerde çalışacak ve böylece Anadolu'yu, memuriyet hayatını gözlemleme şansına sahip olarak 1949'da yayınlanan ilk kitabı olan bu eserde gözlemlerini anlatarak yazın hayatına başlayacaktır. 13 Şiirden oluşan bu kısa ama dolu eserde Uyar, memuriyet, memur ailesinin hayatı, anadolu gibi daha çok toplumsala yaklaşan temaları büyük bir ustalıkla anlatır. Özellikle: Memur Karısı, Yasin Efendi, Garip Anadolu'nun Dağları, Bir Anadolu Vardır isimli şiirlerinde bu temaları görmek mümkündür. 

TÜRKİYEM: Şairin, 1952 yılında Varlık yayınları tarafından yayınlanan bu 2. eserinde memurluk ve taşra hayatının yanı sıra Turnam, Kantar Köprüsü, Bitmemiş Şiirler gibi seri halinde yazılan şiirler de bulunur. İlk esere göre daha olgun ve topluma açılan bir metindir. Özellikle Atatürk, vatan sevgisi, Atatürk özlemi gibi temalar eserde kendisine çokça yer bulur. 

DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI: Eser, Uyar'ın 1950 yılında Açık Oturum Yayınları tarafından yayınlanan 3. şiir kitabı olup yalnızca şairin değil 2. Yeni Akımı'nın da başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Eserde şair memuriyet hayatı ve Anadolu gerçekleri gibi toplumsal temalardan uzaklaşıp 2. Yeni'nin de omurgasını oluşturan egzistansiyalist şiire; hayatın anlamsızlığı, bireyin toplum hayatındaki yalnızlığı, yabancılaşma, aşk gibi derin temalara yelken açar ve bu alanda başyapıt kabul edilebilecek bir eser, bir manifesto ortaya koyar. Bu eserle beraber Uyar, yerleşik Türk Edebiyatı geleneğini yapısöküme uğratıp bireyci anlayışıyla ve felsefi akımlarla harmanlayarak Turgut Uyar şiirini kurar. Göğe Bakma Durağı, Geyikli Gece, Kan Uyku,  Eski Kırık Bardaklar, Büyük Ev Ablukada gibi kült şiirlerin yanı sıra Akçaburgazlı Yekta isminde bir kurgusal karakter oluşturarak karakterin hikayesini şiirsel bir biçimde anlatır. Bu edebiyatımızda görülen enfes bir Storytelling örneği olup aynı tekniği bir başka 2. Yenici olan Usta Şair Edip Cansever de "Ben Ruhi Bey Nasılım" isimli ünlü eserinde başarıyla kullanmıştır. Eser Türk şiiri açısından pek çok okura göre bir kilometre taşıdır. 

TÜTÜNLER ISLAK: Şairin olgunlaşan şiir anlayışının bir devamı olan bu eser bireyselden beslenip toplumsala ulaşarak 2. Yeni'yi kurmaya devam eder. Türk şiirini dönüştürür, çığır açar, Gariple başlayan devrimci şiir anlayışını sürdürür.  Yeni bir soluktur. 11 şiirden oluşan kısa bir eser olsa da dolu ve vurucudur. Üşüme temasını sıkça işler şair bu eserinde ayrıca son şiir olan "Terziler Geldiler" şiiriyle son darbeyi vurarak terzi alegorisi üzerinden Türkiye'nin siyasi ve bireysel yaşamına değinir. Son şiirin  çok sevdiğim son dörtlüğünü bırakmak isterim: "Ey artık ölmüş olan at! -dediler-

"Ey artık ölmüş olan at! -dediler-

En güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi.

Boydanboya bir karşıkoyma, denge

ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.

O ağaç senin kanınla beslenirdi,

hepimizi besleyen.

Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız

senin karşında,

alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve

her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..."


HER PAZARTESİ: Pazartesi, hem bir başlangıç hem de bir bitiştir ve pazar akşamı ile beraber melankolik ve sıkıntılı hissettirir bireyi, işte Uyar da 1968 yılında yayınlanan ve aynı zamanda 62-67 notları adını da verdiği bu eserinde kalemini hüzne doğrultmuş Güneşi Bol Ülke, Büyük Saat, Hızla Gelişecek Kalbimiz gibi şiirlerinin yanı sıra Ölü Yıkayıcılar gibi uzun şiirlerinde ölüm, ölüm korkusu, cenaze, intihar gibi melankolik ve bireysel konulara sıklıkla yer vermiştir. Aslında senesine bakılacak olursa cunta sonrası dönem ve ülkemizin çalkantılı politik tarihinin şairi bir bunalıma ve içe kapanmaya sürüklediği görülebilir. 


DİVAN: Şairin ilk kez 1970 yılında Bilgi Yayınları tarafından yayınlanan 6. şiir kitabı olan Divan, Türk Edebiyat geleneğine ve divan şiirine bir saygı duruşu niteliğindedir. Uyar'ın anlatımı Divan şiirine yaklaşıp kapalılaşır. Salon edebiyatı olarak eleştirilen Divan edebiyatı oldukça kapalı ve bireysel bir anlatım sergilediği için zaten 2.Yeni şiiri'ne yakındır. Kitaptaki tüm şiirler bentlerden oluşur ve çeşitli şiirlerde Divan Edebiyatı'nın nazım şekilleri olan Kaside ve Rubai eserde kendine yer bulur. Osmanlıca sözcükler de görülür. Anlatım oldukça yoğun ve kapalıdır. Özellikle bir kadının gözünden Osmanlı toplum hayatı'nın portesini çizen "Salihat-ı Nisvandan Saffet Hanımefendi'ye isimli şiir müthiştir ayrıca şairin Münacaat, Su Yorumcuları'na, gibi ünlü şiirleri bu eserde yer alır. 


Turgut Uyar, bu denli büyük, yoğun bir külliyatı bırakarak yalnızca kendi şiirini değil 2. Yeni'nin ve Türk Şiiri'nin en büyük yapıtlarından birine imza atmıştır. Kendisini saygı ve rahmetle anarken bir haziran gününde yazının ilk bölümüne şairin Biraz Daha adlı şiirinin şu  dizesiyle veda etmek isterim: Ve bizim bir haziranımız

Bir yıl kadar yetecektir dünyaya.



 

26 Mayıs 2026 Salı

Ülkemiz Ekseninde Mizah Dergiciliği ve Tarihsel Gelişimi- Part 2.

      Herkese merhabalar, final dönemiyle boğuştuğumdan biraz aksattığım bloga okul kapanınca geri döndüm. Bugün Türk mizahı ve mizah dergilerini dilim döndüğünce anlattığım yazımın devamını paylaşıyorum sizlerle fakat bu partta daha niş bir dergi grubuna değineceğim. 

Geçen yazıda daha çok Türkiye ekseninde mizah dergilerinin kronolojik geçmişini ve 16 sayfadan oluşan, içeriğinde genellikle politik konjonktüre ve güncel olaylara absürt ve mizah bir dille yaklaşan dergilerimizden söz etmiştim. Bu partta ülkemizde bir çağ açan aylık mizahi çizgi roman dergilerini ele alacağım. Son zamanlarda benim de ilgi alanımın büyük bir dilimini  dolduran bu serüven 1996 yılının Ocak ayında L-Manyak dergisinin ilk sayısının yayınlanması ile başlar. L-Manyak, yerli mizah dergiciliğinde yeni bir soluk olup politik gündemden ve güncel olaylardan ziyade sanat toplum içindir ilkesinin dışına çıkıp sanat için sanat akımına yaklaştırmıştır ve bana göre ülkemiz için devrim niteliğinde bir iştir. Gündemin keşmekeşinden ve kaostan boğulan Türk halkı ve gençliği L- Manyak ile mizahi çizgi roman dünyasına girmiş, dizi şeklinde devam eden karakter öyküleri ile tanışmış ve 64 sayfa dolu dolu mizah okuyarak aylarını geçirmiştir. L- Manyak, yalnızca hikaye anlatmakla ve eğlendirmekle kalmamış o yıllarda sonradan kült olacak karakterler de yaratmıştır. Bünyesinde Bahadır BARUTER, Fatih SOLMAZ, Bülent ve Cengiz ÜSTÜN, Soner GÜNDAY, Vedat ÖZDEMİROĞLU, Bahadır BOYSAL, Gürcan YURT , OKY, Kaan ERTEM,Gökhan DABAK, Memo TEMBELÇİZER, Emrah ABLAK, Mehmet COŞKUN gibi mizahın büyük isimlerini barındıran dergi aynı zamanda Freaky diye tabir edilen absürt ve cinsel içerikli mizahı ülkemizde korkmadan çizmiştir, yaratmış ve yaşatmıştır kabul edileceği üzere yalnızca o dönem değildir şu an bile cesaret isteyen bir iştir bu. Yaratılan kült karakterlerden Kötü Kedi Şerafettin ve Robinson Cruose ve Cuma karakterleri beyaz perdeye de uyarlanıp sinemada boy göstermiştir. Kötü Kedi Şerafettin filmi dev kadrosu ve Avrupa standartlarına yaklaşan animasyon kalitesiyle ülkemiz açısından animasyon filmleri adına aşılması zor bir eşiktir şüphesiz. Kült karakterler bununla sınırlı kalmamış Oktay ve Cevdet, Zikaçu, Boing Burhan,İkram abi, Cabbar baba, Deli Cevat, Dedektif Şanlı, Zıçan Adam gibi günümüzde hala yüzlerde tebessüm oluşturan enfes çizgi diziler ortaya çıkmıştır. L- Manyak dönemine göre ve şu an için de oldukça cesur, avangard, nitelikli bir iştir ayrıca anlattıklarıyla yer yer underground edebiyata da yaklaşır bilhassa Sayın Bahadır BOYSAL'ın dergide anılarını anlattığı köşesi olan Islak Köpek, Taksim ve Tarlbaşı gece hayatını ve yer yer uyuşturucu ve seks kavramlarını sayfalara taşıdığı için oldukça cesur bir freaky- avangard mizah örneğidir. Sokak jargonu, yaratıcı küfürler ve cinsellik L-Manyak sayfalarında yer bulmuş olup o dönemki gençliği güldürmüş ve özgürleştirip geri plana atılan kavramların da mizah dergisi sayfalarında yer bulabileceğini göstermiştir. Bahadır BOYSAL sonradan kendi üretimi olan ATOM dergisini de ortaya çıkartacak, başlangıçta L-Manyak ve Lombak dergileri içinde yer alan ve ek olarak çıkan bu dergi sonrasında bağımsız bir dergi olarak yayın hayatına devam edecektir. Aynı Şekilde Kamuran Süner'in büyük ses getirdiği Kemik dergisi de Lombak dergisi içinde ek olarak başlayıp bireysel dergi halini alacaktır. Freaky mizahın müthiş örneklerindendir. L- Manyak, 1996- 2001 arası çizgi roman formatlı mizah dergisi'nin tek temsilcisi olur ve kısa sürede kült hale gelir. Dergi içindeki kimi anlaşmazlıklar sonucu tirajı çok olan çizer ve yazarların bazıları dergiden ayrılıp 2001 yılının Mayıs ayında Bahadır BARUTER ve Fatih SOLMAZ öncülüğünde Lombak dergisi'ni kuracaklardır. Dergi adını BARUTER ve SOLMAZ ikilisi'nin oluşturduğu birbirine yapışık iki kalça şeklinde çizilen Lombak isimli karakterden alır. Derginin editörü Bahadır BARUTER'dir. Kötü Kedi Şerafettin, Tuğçe, Kuduz Doktor Hektor, Aşık Memo, Prifesör Lepistes, Zavallı Polat, Cihangir'de Bir Ev gibi kült çizgi roman dizileri dergide yer alır. Dergi 2009 yılına kadar yayınlanmaya devam eder ve 99. sayısıyla yayın hayatına son verir. L- Manyak dergisi ise çeşitli formatlar ve çizerlerle 2016 yılın kadar devam eder ve yayın hayatı'nın sonlarına doğru politik çizgiye yaklaşır. Bu dergilerin yalnızca içerik ve biçimleri değil, vinyet ve kapak tasarımları da çok özeldir ve her biri birer sanat eseridir adeta. Birkaç örneği yazının sonuna ekleyerek bitirmek istiyorum. Yazı sonunda bu dergilerin hayatını kaybetmiş çizerleri sevgili Mehmet COŞKUN ve Kaan ERTEM'i saygıyla anıyorum, mekanları cennet olsun. Okuyun, Düşünün, mizah ve sanatla kalın. 

H.B 




2 Nisan 2026 Perşembe

Granül Kapitalizm: Kahve sektörüne politik bir bakış

      Değerli okuyucular beynimin kıvrımlarında dolanan fikirleri şarampole yuvarlamak için yine buradayım. Amacım kahve sektörü, bağımlılık ve burjuvazi üzerinden kendi çapımda bir politik fikir ortaya atmaktır. Kahve 16. yüzyılda Yemen ve Arap yarımadası üzerinden Osmanlı topraklarına gelmiş ve o günden bu yana halkımızın çaydan sonra en çok tükettiği sıcak içeceklerden biri haline gelmiştir. Öyle ki ülkemizde yıllık kişi başı kahve tüketimi 1.5-1.6 kilogram civarına çıkmıştır. Günde 1-2 fincan içilen kahvenin faydalarını pek tabii tıp açıklayacaktır benim ana konum tabi ki kahveyi çok seven biri olarak tüketimini sınırlamak değil kapitalizmin kahve sektörünü nasıl kendi amaçlarınca kullandığına değinmektir. 

Kapital ve kahve ilişkisinin bu ülkede ve globalde belirginleşmesinin miladı tabi ki Starbucks firmasıydı. Bundan 3-4 sene evvel ortalama kahve fiyatlarının 2-3 katına kahve satan Starbucks benim gibi düşünenler tarafından zaten kapitalizmin çarklarından  biri olarak görülüyor ve tüketilmiyordu. Fakat zamanla nasıl oldu da hayatımızın bir noktasına gelip oturdu kendi fikrimce açıklıyorum. Öncelikle bunda psikoloji biliminin daha doğrusu orta- üst tabakanın ve burjuva kitlesinin psikoloji bilimini yanlış anlamasının da payı büyük. Peki nasıl.? Marx'ın tezine göre tarih sınıf savaşımları tarihiydi buna daha evvel değinmiştim. Burjuva sınıfı, yaşam tarzı konusunda kendini her zaman kafasında işçi sınıfından farklı bir yere konumlandırdı ki bu zannımca yanlışlanabilir bir düşüncedir. Günlük hayatta burjuva yoksulluğu, eşitsizliği, eğitimin kalitesizliğini, gıda terörünü ve bu gibi durumları fazla dert etmez etse de işçi sınıfı kadar hassasiyetle yaklaşmaz. Para, sürekli mutlu bir hayat yaşama düşüncesi ve sosyal medyadaki şatafatlı algıdır. Bu olgular sonunda depresyon getirecektir çünkü Maslow ihtiyaç piramidinde üstlere çıksa bile bu olgulara göre yaşamını idame ettiren bir beyaz yakalı kendini geliştirme idealine ulaşamayacaktır olsa gerçek tatmin entelektüel birikim ve sınıf bilincinden gelir, aile kurmaktan gelir. Bunun sonucunda beyaz yakalı en büyük destekçisi psikolog/ psikiyatri terapisine gider, ve modern dünyanın en büyük duygusal mastürbasyonu başlar. Anksiyete , depresyon, bipolar, şizofreni, bağımlılık  gibi asla hafife alınmaması gereken ve insan hayatını tehdit eden durumlar günlük yaşamda burjuva sınıfının kimlik karmaşasında bir ayrıcalığa, bir çıkış yoluna dönüşür. Tabi ki yanlış bir yola. Kendini gerçekleştirme yolunda artık psikolojik rahatsızlıklar bir bahane, bir bariyer etkisi görür olmuştur. Zira proletarya sınıfının yüzyıllardır yaptığı emek gerektiren işleri yapmaktansa Anksiyetem var bahanesine sığınmayı tercih eder burjuva veya bunu bir dahi özelliği gibi görür, gösterir ve bu yüzden de el emeğinden, manifakturden, zanaattan kendini soyutlar. O çok zekidir ve yalnızca oturup fikir üretmelidir. İşte bu evreden sonra bu sefer yeni bir mastürbasyon başlar.  Dopamin mastürbasyonu. Hayatının merkezini boş bırakan beyaz yakalı, onu bulmak için çaba harcamaktansa sahte bir dopamin kaynağıyla yamamayı tercih eder.Bu bazen alkol, bazen uyuşturucu maddeler, bazen porno olur fakat bunlara ulaşım pahalı ve zahmetli olduğundan aralarından en ulaşılabilir ve en ucuz metayı seçer:Kahve. Kahve artık yalnızca bir içecek değil, dünyayı sırtlayıp yorulduğunu düşünen burjuva sınıfının ayılma aracıdır. Artık her sabaha, sosyal medya paylaşımlarına, bazen bir toplu taşıma aracında bazen bir kitabın yanına kahve sıkıştırılacak, ben kahve bağımlısıyım denilecek, sanki övünülecek bir olguymuş gibi kahve bir farklılaşma amacı gibi sunulacak ve bu yolla kapitalizme doyasıya hizmet edilecektir. Talep artacak, arz sabit kalacak kafeler hızla çoğalacak, değişik isimlerle, konsept ve ürünlerle yeni kafeler kurulacak ve bunlar zamanla burjuvanın oyun parkına dönüşecek, beyaz yakalıların çalışma alanı haline gelecektir. Bu talep, üretim artışını getirecek ve zaten zor olan kahve üretiminde patronlar daha da işçinin üzerine yüklenecek, sermaye servetine servet katarken, proletaryanın artı değeri sömürülecektir. Yerel ekonomik düzlem ve enflasyon artışıyla Starbucks fiyatları, rakip firmalarla arasındaki çizgiyi saydamlaştıracak. Ücret açısından bir fark kalmadığı ve fiyat algısı kaybolduğu için artık her kafe bir kar aracına dönüşecek ve kapitalizmin durdurulamaz yükselişine zemin hazırlayacak. Hızla hazırlanıp, yandığından aynı zamanda sağlığı da tehdit eden bu kahveler, yakın gelecekte bu sağlık sistemi ile kapitali entegre etme görevini üstlenecektir. İşte kahve sektörünün kapital analizi zannımca budur. 



 

10 Mart 2026 Salı

Ne geçmiş geçmiş ne de gelecek gelecek!

                İyi geceler sevgili dinleyenler, yine her çarşamba gecesi olduğu gibi bu gece de yalnız hissetmediğiniz yerde  Radyo Güz kanalında 'Ne geçmiş geçmiş ne de gelecek gelecek.' programındasınız.Hayat bir akıl hastasının, hastanede çizdiği bir resimdir sayın dinleyenler, Kimse bir bok anlamasa da herkes çok güzelmiş gibi davranır. Mesleki hayatının 40.yılına gelmiş bir dahiliye profesörünün el yazısıdır. Uzun uzun durur kağıdın üzerinde, dışarıdan uzun görünür, eczaneye gidersin tek kelimelik bir karalama olduğu ortaya çıkar. Biz içimizden geldiği gibi yaşayalım sayın dinleyenler, Gülümsemeyi, rakı içmeyi, iyi sevişmeyi ve Oğuz Atay okumayı hiç bırakmayalım. Radyo dinlemek eylemsel olarak yaşamaya fena halde benzer sayın dinleyenler. Bir kanalda bir pop şarkıyla coşarken yan kanalda İsrail bir ilkokula bomba atabilir. Bir DJ kahkaha efektleri ile sahte gülücükler saçarken , kanalı değiştirirsin İstanbul'da yine kadın cinayeti işlenmiştir. Arabandaysan trafik vardır yağmurlu havada ve radyoda sen çalıştırırken telaşlı sileceklerini bir trafik magandası gencecik bir çocuğu dövmüştür yoluna kırdı diye. Evine yürürken kulaklığında radyo en sevdiğin hareketli pop şarkı, arka sokağında bir emekli açlıktan kıvranmakta, cebindeki son 100 lirayla lokanta sırası beklemektedir bir tabak çorba için. Radyo,  bu iğrenç insanları ve olayları betimler hayat ise onu yaşatan multimedya aracıdır sevgili dinleyen. Yaşamak koca bir oksimoronu içinde barındırır çünkü her yaşayan kafatasında bir ölü taşır. Radyo size renkli bir dünya vadetmez. Çünkü siz ne kadar 3 maymunu oynayıp hareketli şarkılarınızı dinleseniz de, bir yerlerde çocuklar savaşa kurban gidiyor, enflasyon et yemeyi engelliyor, mutlu nesiller yetişmiyor, dolar yükseliyor ve cehalet almış başını gidiyordur. Bunun için bazen bir tuşla kanalı değiştirmeniz bazen radyoyu dinlediğiniz yerden kafanızı kaldırıp dünyaya bakmanız yeterlidir. Kimsenin skolyoz olmasını istemeyen bir radyocuyum ben. Şimdiki şarkı sayın dinleyenler tüm 3 maymunlara gelsin, Mor Ve Ötesinden Cambaz. Kör olmak ya da gözlerini kapatmak kanın kırmızı rengini görmemize engel olmaz veya kulaklarımızı tıkamak bomba sesine çünkü biz görmek veya duymak istemesek de onlar var olmaya devam eder, tıpkı insanlara katlanamasak da aynı Karbon elementinden türemiş homo sapiens yığınları olduğumuz gerçeğinin baki olduğu gibi. Ben tutunamayan olmayı tercih ediyorum sayın dinleyenler. Siz de ellerimi tutup benimle beraber tutunamaz mısınız.? Güneşin doğuşu için, tenin kavuşması için, şiirin yazılması için ve rakının beyaza dönmesi için gözyaşı gerekir sevgili dinleyiciler ağlamadan gülemezsiniz. 

Bizim gibi bu dünyaya yabancı olanların bazen dili beynine yetişemez ve konuşurken kekeleriz, susarız anlık. Çünkü kekelemek dünyanın tüm boktanlığına verilen anlık bir moladır. Bir anda tüm cümleler söylenmemek üzere beyni terk eder ve meçhule giden hayat otobüsü bir durakta ihtiyaç molası verir işte böyle anlarda otobüsü kaçırıp susmayı tercih eder bazıları. Biz yeraltına yayan gideriz sevgili dinleyenler, ayaklarımıza dikenler batsa da sahici dikenler yalancı huzura yeğdir. Çünkü biliriz ki insan yeraltında mum olup yanmadan yer üstünün aydınlığına çıkamaz. Bazıları doğuştan cehennemliktir, bazıları bunu sonradan edinir. Değişir, döğüşür ve dönüşür. Saflığını bir değirmende un ufak öğütür sonunda toz olur toprağa karışır, yağmur olur gözyaşını örter mazlumların. Oysa kendisi olan herkesin bildiği gibi aslında cehennem başkalarıdır. Hayat, bir zıt anlamlı kelimeler sözlüğüdür kısacası her yaş bir sayfaya tekabül eder, ayracı içkidir, sigaradır, cigaralıktır, sekstir, dopamindir. Ya çok nettir ne iyi ne kötü ya da bir dumanla grileşir bulutlar anlaşılmaz iyi ile kötü. 

- Kapı alışılagelmiş gıcırdama ile açıldığında Turgut'un serumu yarılanmıştı, hemşire ampülün havasını alıp Xanaxı Turgut'un damarlarına zerk ettiğinde turgut gözlerini kapayıp yoğun bir uykuya kaçmış, odada yarım ay ve 37 ekran tüplü televizyonun ışığı mavimsi bir mezbaha atmosferi yaratıyordu. İyiye gidiyor diye düşündü hemşire ama hala konuşmuyor kimseyle. 

' Evet sayın dinleyenler bu günkü ne geçmiş geçmiş ne gelecek gelecek programımızın sonuna geldik, ne bir radyo vardı aslında ne de yalnızlığa fon olan notalar, agorafobik bir delinin beyninden fragmanlar izlediniz. Kapanışı güzel bir şarkıyla yapmak isterim. Müslüm Gürsesten geliyor: Konuşsana bir tanem neden hep susuyorsun.

T. Susmak zorunda kalanlara. 



23 Şubat 2026 Pazartesi

Devinim ve Dönüşüm Üzerine

      Değerli okurlarım, uzun zaman sonra klavyemin başındayım çünkü düşüncelerim birikti ve istifra etmek zorundayım. Aslında bu bir cüret gösterme veya kimilerine göre bir delilik alametidir. Kimse normal olduğunu iddia etmez çünkü anormali görmeden normali oluşturamayız zihinde, hepimiz bir saat de olsa dışına çıkmışızdır normalin. Bugün genç, cüce aklımla devlerin diyarına yolculuğa çıkıp Gulivercilik oynamaktır amacım. Felsefe yapmak, aslında her gün farkında olmadan yüzlerce kez yapıp yadırgadığımız olguyu, bir tornavida ile zihnin kapalı vidalarını açmayı deneyeceğim. 

Öncelikle şu görüşü ortaya koymam gerekiyor ki ben bir filozof değil bir üniversite öğrencisiyim. Felsefe ile uğraşmam veya hoşlanmam, sapyoseksüel olmam beni filozof yapmayacağı gibi filozof olduğu iddiasında bulunan herhangi bir kişi bir arpa boyu gidememiş demektir bu yolda. Sokrat'ın fırınından 40 tepsi ekmek yemelidir zannımca. Dolayısıyla bu yazı da bir felsefi metin olma amacı gütmemektedir. Yazarının düşüncelerini yansıtan bir denemedir. Tümdengelim yoluyla katedilecek bir akıl yürütme örneğidir yalnızca. Zihnimin son birkaç gündür yakıt harcadığı ve sonunda yazıya dökmek istediğim konu esasında devinim meselesidir. Yaşadığımız evrenin tözü, arkhesi isteyen istediği terimi kullanabilir diye düşünüyorum.  Zannımca döngüsel harekettir. Günmerkezli evren modelinde gezegenler döngüsel harekettedir, dolayısıyla gün, gece, ay ve zaman da döngüsel harekette ilerler. 4 Senede bir 29 şubatı, 33 senede bir aynı ramazanı yaşamamız bile buna bir delalettir. Devinim, aynı zamanda yeniler. Heraklitos'un dediği gibi aynı nehirde 2 kez yıkanılmaz. Devinim, etkisi altına aldığı şeyi dönüştürerek bu yenilemeyi meydana getirir. Kafkaesk anlamda dönüşüm Gregor Samsa karakterinin Freudyen anlamda süperegosu hamamböceği metaforu ile verilir. Çünkü Kafka da yaşamında baba sorunları yaşamış ve eserin temelini bunun üzerine kurmuştur. Samsa da aynı düzlemde topluma yabancı olduğundan ve baba figürünün yarattığı otoriteye kendini kabul ettiremediğinden bilinçaltında kendini bir hamamböceği silüetinde görmektedir fakat bu da belli bir zaman sonra devinime uğrayacak ve Samsa bu ruh halinden çıkacaktır. Devinim ve dönüşüm olguları zihinde somuta döküldüğünde pek tabii bir çark imgesi oluşacak ve bu bizi dolaylı yoldan Marx'a ve Diyalektik anlayışa götürecektir. Marx'a göre tarih, sınıf savaşımları tarihidir ve karşıt sınıfların çatışması ile ilerler. Üstyapı siyasi konjonktürdür ve ekonomi, sosyokültürel anlayış, eğitim gibi olgular altyapıyı oluşturur ve altyapı, üstyapıyı meydana getirecektir. Diyalektiği Hegel düşüncesine göre yorumlarsak her özün kendi karşıtını içinde taşıdığı ve yeni bir oluşumun bu karşıtların çatışmasından ortaya çıktığı sonucuna varırız. Marx bu görüşü maddesel dünyaya entegre edip diyalektik materyalizm görüşünü ortaya atmıştır. Pek tabii her ikisinin de görüşü doğrudur ve Ying-yang düşüncesi devinimsel hareket ve diyalektiğin uzakdoğuda nefis bir örneğini teşkil eder. Her iyinin içinde bir kötü, her kötünün içinde bir iyi vardır. İyi ve kötü kavramları kendi karşıtlığını içinde barındırır. Hiçbir şey'e ulaşırken öncesinde şey'in kendisine ulaşmak gerekir. Varoluş Özden önce gelir diyen Camus ve Sartre benim oldukça saygı duyup sevdiğim filozoflardır fakat bu düşünceyi şöyle revize etmek isterim ki Varoluş zaten özü içinde taşır dolayısıyla özden evvel gelmesi zaten devinimin bir sonucudur. Doğada Azot ve Karbon atomları devinim halindedir ve karbon molekülü insan hayatının temelini oluşturur dolayısıyla yaşamın temelinde dönüş vardır. Yaşamın sona ermesi ise, uzun süren dönüşten sonra yapılan istifra hareketidir. Karanlığı görmeyen biri aydınlığı, yalnızlığı yaşamayan biri aşkı, hiç gülmeyen biri hüznü, görmeyen biri körlüğü tarif edemez. Bir gün bu çark dönecek tüm normaller anormalleşecektir. Belki de büyük bir cesaret örneği çıkıp, bu çarkı kıracaktır, dönüş durmayacak kırdığı çark bir gün onu yutacaktır.

H.B 230226



23 Ocak 2026 Cuma

Beni Ben Yapanlar 1: Tehlikeli Oyunlar.

        Oğuzcum Atay, Türk edebiyatının  tutunamayanı, anlaşılamayan mühendisi. Benim için bir yazardan daha fazlası olan fikir adamı. Önce kısaca hayatıma girdiği andan beri beni etkilemeye devam etmiş bu pos bıyıklı ustadan bahsetmek isterim. 34'te Kastamonu İneboluda dünyaya gelir Atay, Yıldız Ecevitin Ben Buradayım adlı biyografik eserinde bahsettiği üzere ki kendisi Oğuz Atay hakkında edebiyatımızda yazılan en kapsamlı eserdir ilgilisine kesinlikle önerilir. Oldukça zeki,sessiz, hüzünlü bir çocuktur Atay. Annesi oldukça eğitimli  bir ilkokul öğretmeni ve babası da milletvekilliği yapan bir hukukçudur ve pek tabii bu eğitimli ortamda kendine oldukça kapsamlı bir entelektüel birikim sağlar Atay. Shakespeare okur, Musil, Joyce, Dostoyevski, Henry James, Conrad,Gide gibi postmodern ve varoluşçu yazarları tanır, onları özümser. İleride yazacağı dev romanı Tutunamayanlar'a kaynak olacaktır Joyce'un Ulysses'i. Eserlerinde dini kaynaklardan, tiyatrodan, Hristiyanlık tarihinden, Hamletten, Dostoyevskiden, Oblomovdan izler görülecektir. Bunda kendine kattığı birikimin pek ala etkisi vardır. Önce Ankara Maarif Koleji'ni sonrasında İTÜ inşaat fakültesini bitiren Atay, öğrencilik yıllarında defter bile taşımayıp rahatlıkla sınavlarını geçen ve hocalarının dikkatini çeken oldukça zeki bir öğrencidir. (Kaynak: Ben Buradayım- Yıldız Ecevit.) Ailesinin ideali gerçekleşsin diye okur, inşaat mühendisi olur Atay. Mesleğinde çok da mutlu değildir, aklının bir köşesinde hep edebiyat vardır. Mühendislik, öğrenci yaşantısı ve yakın arkadaşı Ural'ın Rumeli Hisarından intiharı onu çok etkiler. Ural Özyol, hem büyük eser Tutunamayanlar'ın kapağında romanın ithaf edildiği iki kişiden biri olacak, diğerine daha sonra değineceğim, hem de Selim Işık karakterine ilham olacak ayrıca Atay'ın yarım kalan son romanı Eylembilimde Vural karakteri olarak yerini alacaktır. Kendisinin Oğuz Atayla bir ansını şöyle anlatır Ben Buradayım eserinde Yıldız Ecevit: Ural Özyol Oğuz Atay'ın İTÜ'den sınıf arkadaşıdır. yapmakta olduğu müteahhitlik işi kendisini ekonomik darboğaza sokmuş ve bunun sonucunda da Rumeli Hisarından atlayarak intihar etmiştir. Oğuz Atay onun intiharından çok etkilenmiş ve 30.09.1972 tarihinde yeni ortam gazetesinde çıkan bir söyleşinde "Selim Işık birçok tutunamayan'ın bileşkesidir. intihar eden bir arkadaşım, Ural var; ama bütünüyle Selim Işık o kadar değil" demiştir.  Ben Buradayım adlı kitaptan bir başka anekdot: Üniversite yıllarının uçarı yaşantısı içinde Oğuz Atay'ın grupta en çok şakalaştığı kişilerden biridir Ural. bir gün okumakta olduğu morfoloji kitabından öğrendiklerini arkadaşlarına aktarıyordur Oğuz; insanın karakter özelliklerinin fiziksel görünümünden okunabileceğini anlatıyordur. "örneğin sende doğuştan katil tipi var." der Ural'a. Ural'ın yanıtı hazırdır: "sende de doğuştan maktul tipi var." Aşk hayatında da bir tutunamayan portresi çizer Oğuz Atay. Eşi Fikriye Atay hanımefendiden Özge isminde bir kızı olmuştur. Bir evlilik hayatı içerisindedir fakat bir modacı olan eşiyle arasında hep bir entelektüel mesafe hisseder, anlaşılamaz. Nitekim kendisi şimdi anlatacağım roman olan Tehlikeli Oyunlar eserinde şöyle demiştir: 

“Beni hemen anlamalısın, çünkü ben kitap değilim, çünkü ben öldükten sonra kimse beni okuyamaz, yaşarken anlaşılmaya mecburum.”

Atay, Fikriye hanımla evlilik süresince gönlünü bir başka hanımefendiye Ressam Sevin Seydi'ye kaptırır. Kendisi Tutunamayanlar kapağına konu olan iki isimden biridir. Ressamdır, 1961-1967 arası süren evliliğinden sonra boşanan Atay, en büyük iki eseri olan Tutunamayanlar ve Tehlikeli Oyunlar'ı Seydi'nin evinde kaleme alır ve bu iki eserin Sinan yayınlarından çıkan ilk baskılarının kapak tasarımı Sevin Seydi'ye aittir.  Atay beyin tümörü tedavisi için Londra'ya gittiğinde ve kendisinin ölümünde yanında Sevin Seydi ve eşi vardır. (Bknz. Oğuz Atay- Günlük.) 
*Tutunamayanlar'ın 2 cilt halinde ilk baskısı. 
Şimdi artık geliyorum lisede tanıştığım, biri lise biri üniversite olmak üzere 2 kere okuduğum ve en sevdiğim roman olan Tehlikeli Oyunlar'a. Neden Tutunamayanlar değil de Tehlikeli Oyunlar.? Oğuz Atay hayatı boyunca anlaşılamamayı, bireyin toplumla kaçınılmaz olarak yabancılaşmasını, küçük hesapları, yalnızlığı ve küçük burjuva yaşantısını dert edindi kendine ve her iki romanının da hikayelerinin de iskeleti bu düşünceler üzerine kurulmuştur. Fakat gerek geçen zamanda Atay'ın olgunlaşan fikirleri gerek ülkemizin politik dalgalanmaları ve siyasi konjonktür dolayısıyla Tehlikeli Oyunlar'ın Tutunamayanlar'a göre daha oturaklı ve topluma yaklaşan bir roman olduğunu düşünüyorum. Nitekim kitabın Ülkemiz adını taşıyan 4. bölümü nefis bir Türkiye özeti sunar. Romanın baş karakterleri Hikmet Benol ve Albay Hüsamettin Tambaydır. Mekan Hikmet'in yaşadığı gecekondu olup gecekondu yaşantısından ve akraba ilişkilerinden bıkan bir portre ve geleneksel Türk aile yapısına eleştiri ile açılır kitap. Atay'ın ironik ve mizahi dili bu romanda da kendini sıkça gösterir bilhassa  kitabın 255. sayfasındaki Yalnızlığın Oyuncakları adlı 11. bölümündeki şu pasaj bunu kanıtlar niteliktedir: 

“Nihayet insanlık öldü. Haber aldığımıza göre uzun zamandır amansız bir hastalıkla pençeleşen insanlık, dün hayata gözlerini yummuştur. Bazı arkadaşlarımız önce bu habere inanmak istememişler ve uzun süre, "yahu insanlık öldü mü?" diye mırıldanmaktan kendilerini alamamışlardır. Bu nedenle gazetelerinde,"insanlık öldü mü?" ya da "insanlık ölür mü?" biçiminde büyük başlıklar yayımlamakla yetinmişlerdir. Fakat acı haber kısa zamanda yayılmış ve gazetelere telefonlar, telgraflar yağmıştır; herkes, insanlığın son durumunu öğrenmek istemiştir.

Romanda tıpkı hayatta olduğu gibi gerçek, oyun ve şaka iç içe geçer, Ulysses benzeri tiyatral pasajlar ve Atay'ın yarattığı birleşik söz öbekleri geniş yer tutar. Albay karakteri Hikmet'in yanından ayrılmayan iç sesine dönüşür kitabın ilerleyen sayfalarında, gerçek mi hayal mı olduğu muallak bir karaktere dönüşür. Hikmeti ise Hikmet 1, Hikmet 2, Hikmet 3 gibi farklı karakterlere bölünerek kişilik bölünmeleri geçirir, bu bölümü bir tiyatral pasaj olarak aktarır Atay. Savaş sahneleri ve hristiyan tarihinden dini ögeler bulunur yer yer. Romanda iki baş kadın karakter mevcuttur. Hikmet'in eşi Sevgi ve aşık olduğu ve En Büyük Hazinemiz Aklımızdır isimli 15. bölümde nefis bir mektup  yazdığı Bilge. Aslında bu karakterler kalp ve beyin aransındaki çatışmayı simgeler ve  Atay'ın hayatında önemli yer tutan iki kadın olan Fikriye ve Sevin hanımların alegorik anlatımıdır. Eserde bolca parodi ögeleri ve postmodern anlatı biçimine özgü teknikler yer almaktadır. Yalnızlığı, anlaşılamamayı, küçük burjuva eleştirisi ve geleneklere yönelttiği sorgulamalarla beraber bireyselliğe önem veren Atay, bu ikinci romanında toplumsal eleştirilere de romanında yer vermiştir bu yüzden Tehlikeli Oyunlar yalnızca kapalı bireysel bir roman olarak değerlendirilmemelidir. Kitabın içeriği hakkında gereksiz bilgi vermekten kaçınmak istiyor ve bu yazıyı okuyan siz okurların muhakkak hayatınızın bir döneminde Sayın Oğuz Atay ve eserleriyle tanışmanızı temenni ediyorum efendim. Eserden en sevdiğim pasajla sizleri baş başa bırakırken edebiyatla ve sanatla kalın diyorum Albayım.!

“Fakat, Allah kahretsin, insan anlatmak istiyor albayım; böyle budalaca bir özleme kapılıyor. Bir yandan da hiç konuşmak istemiyor. Tıpkı oyunlardaki gibi çelişik duyguların altında eziliyor. Fakat benim de sevmeğe hakkım yok mu albayım? Yok. Peki albayım. Ben de susarım o zaman. Gecekondumda oturur, anlaşılmayı beklerim. Fakat albayım, adresimi bilmeden beni nasıl bulup anlayacaklar? Sorarım size: Nasıl? Kim bilecek benim insanlardan kaçtığımı? Ben ölmek istiyorum sayın albayım, ölmek. Bir yandan da göz ucuyla ölümümün nasıl karşılanacağını seyretmek istiyorum. Tehlikeli oyunlar oynamak istiyor insan; bir yandan da kılına zarar gelsin istemiyor. Küçük oyunlar istemiyorum albayım.”

― Oğuz Atay, Tehlikeli Oyunlar


 

20 Ocak 2026 Salı

Öykünün Rengi Beyaz

         Dikiş makinesinin kasnağı bir semazen gibi döndü,  bembeyaz kumaş aktı gitti masanın üzerinde. D o sabah, gönlünü verdiği moda dünyası için bir şey başarmaya kararlıydı. Öykü yazan birine aşık olmuştu iki sene evvel, şimdi onun ellerini tutup kendi öyküsünü yazma zamanıydı. Aşk insanın kendine yakışanı giymesiydi biraz da ama düzen tertip içinde jilet gibi değil, doludizgin atlar gibi kuralsızca. Güneş gelecek güzelliklerin haberini verircesine göründü yağmur bulutlarının arasından. Radyodan gelen hafif müziğin sesi karıştı dikiş makinesine. Hikayeciye kendi azim öyküsünü yazdıracaktı bir gün  D buna inanıyordu ve pembe elbisesiyle nostaljik fotoğraf karelerinde gülüşü aydınlanan Minik D'ye verdiği sözü tutacaktı.  Sütü ocağa koydu, en sevdiği kahve olan Latte'yi yapmaya başladı.  Kurbağa Prens (D aşık olduğu adamı böyle çağırırdı) 'in kahve teorisine göre iki insandan biri koyu biri sütlü kahve seviyorsa iyi anlaşmaları kaçınılmazdı. Ki o hep espresso içerdi. Bir de minik köpeği vardı D'nin onun da adı Latte idi. O da D'nin hayalleri kadar beyazdı ve onunla birlikte büyümüştü.  Kahvesini sütle buluşturup karıştırdı, çalışma odasına gitti ve dikiş makinesinin başına oturdu. Kafasından bir akarsu gibi akan tasarım fikirlerini gerçeğe dönüştürmek için çalışmaya başladı, hayalinde en büyük destekçisi olan sevgilisine sarıldı. O bir Rapunzeldi sevgilisine göre ve varlık içinde emek harcamadan yaşayıp giden prensesler yerine kendi masalının baş kahramanı olmayı seçmişti. D, minik, narin bir zambak çiçeğiydi, kötü hiçbir duygunun yer almadığı bir dünya istiyordu. Şiddetsiz, savaşın, yalanın olmadığı insanların birbirlerini kırmadığı bir gelecek. Geleceğin rengi siyahtan beyaza ve toz pembeye dönmeliydi.  Seyrettiği çizgi filmler nasılsa dünya da öyle olmalıydı. Minik ama büyük bir kız çocuğuydu D, 20 yaşında bir kız çocuğu. Bunları düşünürken Latte'nin havlama sesiyle yerinden fırladı, onu kucağına aldı, sarılıp öptü.  Gündüz güneşi odasının penceresinden süzüldü. D, moda tasarım bölümü öğrencisiydi ve bölümünde oldukça fazla rekabet ve hırslı öğrenciler vardı fakat o hiçbir zaman kibirlenmedi. Kendi yeteneğinin peşinden gitti ve kimseyi kırmadan, incitmeden kafasındaki fikirleri gerçeğe dönüştürdü. 1 saat evvel masasına akan o bembeyaz kumaşın dikişi henüz bitmiş, o kumaş kuğu gibi bembeyaz  bir elbise oluvermişti.  Mankenine o elbiseyi denetti heyecanla. Elbise çok güzel duruyordu, bembeyaz bir bayrak gibi dalgalanıyordu. D, kendisiyle gurur duydu, duymalıydı da. Elbiseyi görmesi için hemen sevgilisine fotoğrafını gönderdi, o da çok beğenmişti.  D'nin aklında bir şimşek çaktı birden. Çok yakında kendi markasını kuracak, hayallerine bir adım daha yaklaşacak ve iki ayak üzerinde duran bütün Cumhuriyet kadınlarına örnek olacak, gelecek nesile ilham verecekti. Gün yavaş yavaş kızıl turuncu renk tayflarının ahengiyle batmaktaydı. D, uzun zamandır dikmek istediği elbiseyi bitirmenin gururuyla kahvesini yudumladı odasında, köpeğini okşadı, sevdi. Sevdiği adamla sohbet etti bol bol. Ona kaçmayı değil mücadele. etmeyi öğreten adamla. Ona uzaktan da olsa sarıldı, ellerini tuttu ve 'Senin bu ellerinde ne var bilmiyorum, göğe bakalım. Tuttukça güçleniyorum, kalabalık oluyorum. ' Diyen dizeleri yankılandı Turgut Uyar'ın. Dişlerini fırçaladı, yarın okula giyerken giyeceği kıyafetleri hazırladı , gösterdi sevgilisine. Onun aldığı yastığa sarıldı. Sevgilisinden iyi geceler mesajını ve öpücüğünü aldı. Artık uykunun büyülü dünyasına girmeye hazırdı. Rüyasında markasını kurmuş, ekonomik bağımsızlığını eline almış, Türkiye'nin en büyük modacısı olmuş, bembeyaz, kıpkırmızı, tozpembe, vişneçürüğü, furya elbiseleri, etekleri, abiyeleri sahnelerde arz-ı endam ediyordu. Şöhretin pırıltılı dünyasında, hayranlarının uzattığı kartpostalları, broşürleri imzalıyordu D. Omzunda bir el hissetti aniden, kulağında annesinin sesi 'D kızım kalk hadi kahvaltıya gel saat 10 oldu küçüğüm.'Minik D uyanıp salona doğru yol aldı, Süngerbob başlamıştı. Televizyonun başına oturup kahvaltısını yemeye başladı. Duvarda asılı miladi takvim 14 ekim 2012 gününü gösteriyordu. Minik D 7 yaşına girecekti o gün ve gördüğü rüya ona aldığı en güzel hediyeyi vermişti şimdi. 

Hayallerinden vazgeçmeyen kız çocuklarına ve biricik sevgilime. 

T. 200126