11 Haziran 2026 Perşembe

Mahsur.

                         

            -Oh, ne güzeldin bebeğim.

Sıcaktan sersemlemiş sivrisineklerin, sıcak esen rüzgarın ittirdiği stor perdelerin, baygın lateks kokusunun içinde A'nın çıplak vücudu üzerine yapışmış halde nefes verdi Mahsur. Babası'nın nüfus müdürlüğüne söylediği bir harf yanlışlığı koca bir sözlük devrimine dönmüş. Doğuştan hüzünlü olan Mahsun'u göğün altında Mahsur bırakmıştı. Mahsur; gettoda doğmuş, leş ve keş kokan sokaklarda büyümüş, topunu eroin şırıngaları ile dolu bodrumlara kaçırmıştı. Çocuk bedeni her zaman yetişkin, yetişkin bedeni de zaman zaman çocuktu. Alkole, sigaraya, ganyana ve bağımlısı olduğu sekse uğradığında çocukluğu tadardı. Nemfomanyak bir babanın nemfomanyak çocuğuydu Mahsur. Yalnız diğer akrabalarının aksine o, bu cendereden çıkmak için okumayı seçmiş, felsefe bölümünü bitirmiş. Bayat bakkal ekmeğini uyuşturucudan arta kalan son beyin hücrelerine bandırıp kafayı yemişti. Okudukça kabuğuna çekilmiş, eğilmiş; eğildikçe kadehe yaklaşmıştı. Öğlen sıcağında A'nın yatağında kırmızı Marlboro'nun ağır dumanı tüterken dolaptan her zamanki soğuk birasını çıkardı, sıcakta daha da iyi çarpardı bunu bildiği için de öğlenden başlardı içmeye Mahsur. Sağ yanağını biraya, sol yanağını şaraba dönerdi. Hayatı unutmak için içer, içtikçe hayyamı hatırlar şair olur yazardı. 

Saat öğlen 2 civarıydı, güneş en sıcak nefesini insanlığın üstüne üflemiş, kendisine hayran hayran bakan herkesi ıslatıyordu. Herkes klimalı dükkanına geçmişti mahallede, kliması olmayanlar dışarıda bir gölgelik alan bulup sigara tüttürüyordu. Kuryeler, esnafa sandviç ve buz gibi ayran yetiştirmeye çalışıyordu. Hayat bir durum hikayesiydi bu mahallede ve herkes çok zor durumdaydı bu iğrenç yaz gününde. Berberler sıcağa inat müşterilerinin kulaklarını yakıyor, terziler vantilatöre biat ediyorlardı. Mahsur bir çöplükten öte kaldığı o otel odasına doğru yol aldı. Mini buz dolabında kendisini bu akşamlık bu dünyadan kurtaracak ufak rakısını bakkal Halit Bey'den aldı. Bir paket de sigara aldı nolur nolmaz diye. Otele  gidip rehberindeki tüm konsomatris numaralarını taradı, bu gece muhakkak sevişmeli, iki kişiden bir kişi yaratıp tüm matematik kurallarını alt üst etmeliydi. Hemen S'yi aradı. Hat düştü.

- Selam güneşten önce doğan güneşim.

- Yalakalık yapma Mahsur, ne istediğini biliyorum. kaçta buluşalım onu söyle sadece. 

- 12 uygun mudur?

- Tamamdır, otelde mi yine ?

- Aynen öyle, korunmayı unutma çok taktığımı biliyorsun. 

- Tamam be yavrum ya amma uzattın, biliyoruz ne kadar önemsediğini. 

Sigarasını yakıp beklemeye koyuldu Mahsur. Yapacağı seksi hayal edip heyecanlandı, cinsellik onun için artık zevk veren bir aktivite olmaktan çıkmış, sürekli istenen bir dopamin besinine dönüşmüştü. Kapı çaldığında üzerinde siyah jartiyer, krem bir pardesü içinde bordo bir gecelik ve topuklu stilettolarla S belirdi. Dudaklarına yapışan Mahsur alkolün de etkisiyle kontrolü kaybetmişti. Saat gece ikiydi.

Tam 12 saat sonra House keeping otelin kapısını yedek  anahtarla açtığında duyduğu koku ve gördüğü manzara karşısında şok olmuş. bir viski şişesi, yarısı yenmiş bir elma ve çeyrek paket jelibonun yanında bileklerinden akan kanlarla yatan Mahsuru görmüştü. Mahsur hem soyulmuş, hem soyunmuştu ve avret uzvuna bırakılmış bir not vardı:

İnsanlığı doğuran olay, bir insanı öldürebilir.

Mutluluğun tek ortak paydası, 

doğumdur 

ve en acı zıt anlam da 

onundur. 

Bu tip olaylara alışan mahalle esnafı, Mahsur'un cesetine soğuk kanlılıkla bakmış, az biraz acımış tam bu anlarda A geneleve bir çocuk armağan etmiş, bir insanın daha hayatını mahvetmişti. 

H.B



9 Haziran 2026 Salı

Bukowski Kimdir? bir köşe yazısı çevirisi.


Herkese merhabalar, bugün elimden geldiğince yer yer yorumlarımı da katarak bir internet sitesinde okuyup beğendiğim bir köşe yazısını çevireceğim. Keyifli okumalar diliyorum. Kaynak yazı sonunda yer alacaktır.

BUKOWSKİ KİMDİR?

Yazın eğlence için kitap okumaya vakit ayırabildiğim o dönemde, yeni şairler araştırıyordum. Kitap yalnızca bir eğlence aracı olarak görülemez, bilgiye olan açlığı doyuran bir soyut besindir her kitap. İlk başta Rupi Kaur’un The Sun and Her Flowers (Güneş ve Onun Çiçekleri) kitabını elimden bırakmak zor olsa da, başka bir şairin tavizsiz ve dobra bilgeliği de fazlasıyla ilgimi çekmişti.

Daha çok Charles Bukowski olarak bilinen Heinrich Karl Bukowski, şiirleri ve kısa öyküleriyle ün kazandı. Alman-Amerikalı yazar, yüzyıl dönümünden önce birkaç roman da kaleme aldı. Kendisinin 5 romanı bulunmaktadır ve romanları otobiyografik nitelikler taşımakla beraber takma isim olarak Henry Chianski ismini kullanır.

Bukowski, eserlerinde Los Angeles'taki yaşamın ekonomik ve kültürel yönlerine ışık tuttu. Şiirleri; şairler, alkolikler, kadınlar, iş hayatı, alt sınıftan Amerikalılar ve aşıklar hakkındaki fikir ve bakış açılarını paylaşır.

1994 yılındaki ölümünden önce Bukowski, 60'tan fazla kitap yayımladı. Eserlerinde daha çok yaşamın kirli yönlerine, alkolizme, sekse, sokaklara, at yarışlarına yer verdi. Yazdığı eserler gibi yaşadığı hayat da yeraltıydı.

Bukowski 90'larda ölmüş olsa da, bence eserleri bugün öğrenciler tarafından daha geniş çapta tanınmalı; çünkü onun işleri "şu andan" ziyade bir sonraki adımı, yani "geleceği" temsil ediyor. Ne kadar farklı olursa olsun ifade özgürlüğü, bu nesil siyasi ve sosyal olarak daha aktif hale geldikçe her geçen gün daha fazla değer görüyor gibi görünüyor. Dili içinden geldiği gibi ve filtre etmeden kullanması, dobra karakter yapısı onu Beat Kuşağı yazarları içinde ayrı bir yere konumlandırdı. Bugün yalnızca underground camiada değil ana akım edebiyat dünyasında da oldukça tanınan bir yazar haline gelmiştir.

En Sevdiğim Bukowski Eserlerinden/Düşüncelerinden Bazıları:

Şiirlerini henüz okumamış olmakla birlikte en sevdiğim romanı Ekmek Arası romanıdır. Bu romanda Henry'nin çocukluğunu, ailesini, travmatik aile kavgalarını, okulu,tembelliği,eğitim sistemini okuruz. Kısacası Ekmek Arası romanı küçük bir çocuğun nasıl alkolik bir yeraltı edebiyatı yazarına dönüştüğünün temel taşıdır. Şiirler hakkındaki yorumları yazıdan olduğu gibi aktaracağım.

Charles Bukowski'den "Destroying Beauty";

Güzelliği Yok Etmek (Destroying Beauty)

Bu şiir, onun güzellik hakkındaki düşüncelerine yönelik yorumumun nasıl değiştiğini göstermesi açısından bende ayrı bir yer edindi. Neyin güzel neyin çirkin olduğuna karar vermenin tamamen kendi elinin dışında bir şey olduğunu söyleyişini görmek ilginç. Eserindeki dil, çok olumlu veya çok olumsuz çağrışımlara sahip kelimelerle sürekli değişiyor gibi görünüyor. Bukowski, güzel bir şeyin ne kadar kolay iğrenç hale getirilebileceğini gözler önüne sermek için yazıyor gibi.

Bahar Kuğusu (Spring Swan)

Suyun yüzeyinde cansızca süzülen bir kuğu hakkındaki bu eserde Bukowski, etraftaki insanların ölü kuşu sadece alaya aldıklarını gördüğünde hissettiği üzüntüyü okuyucularına aktarıyor.

piknik çantalarıyla ve kahkahalarıyla, ve suçlu hissettim kendimi kuğu adına sanki ölüm utanılacak bir şeymiş gibi bir aptal gibi yürüyüp gittim oradan

Şiirinde, yaşanan rahatsızlık veya acı bir başkasına ait olduğunda nasıl daha farklı yas tutma eğiliminde olduğumuzu basit kelimelerle ifade ediyor.

Bir Şiir Bir Şehirdir (A Poem Is a City)

Bir şehir ile iyi bir şiirin karmaşıklığı arasında kurduğu bağ birçok açıdan oldukça etkili. Bu eserde, tıpkı şehir hayatında olduğu gibi, şiirlerin de okuyucunun ya da şehri gezen birinin fark edebileceğinden çok daha fazlasını barındıran bir yapıda olduğunu ve tek bir insanın tüm bu etkileşimleri ve bilgi alışverişlerini her zaman takip edemeyeceğini anlatıyor.

bir şiir bir şehirdir sokaklarla ve lağımlarla dolu azizlerle, kahramanlarla, dilencilerle, delilerle dolu sıradanlıkla ve içkiyle dolu yağmurla, gök gürültüsüyle ve kuraklık dönemleriyle dolu, bir şiir savaşta bir şehirdir

Charles Bukowski'den “i met a genius”; fotoğraf: yazar

Bir Dahiyle Karşılaştım (i met a genius)

Kısa, tatlı ve aynı zamanda düşündürücü olan Bir Dahiyle Karşılaştım, okuyucuya yaşlandıkça daha bilgeleştiğimiz fikrini sorgulatıyor; çünkü bazen en ufak çocuklardan bile insanın gözünü açan dersler ve sorular çıkabiliyor. Bukowski bu durumu çok güzel aktarıyor.

Duş (The Shower)

Bu şiir diğer okuyuculara ne kadar kaba ya da müstehcen görünse de, Bukowski'nin aşkın kendisine ne hissettirdiğini anlatırken sergilediği korkusuzluğu oldukça güzel buluyorum. Hiçbir detayı dışarıda bırakmamak için elinden geleni yapıyor. Bir kadını sevmenin nasıl bir şey olduğuna dair tasviri kulağa çok doğal geliyor. Olanı biteni sadece olduğu gibi yazıyor.

ve giyinirken konuşuyoruz başka ne yapılabileceği hakkında, ama bir arada olmak çoğunu çözüyor, hatta, hepsini çözüyor.

Bukowski ve onun özel hayatı hakkında daha çok bilgi sahibi olmak isteyen okurlar romanları ve öykülerinin yanı sıra eski eşi Linda King'in kaleme aldığı:

CHARLES BUKOWSKİ'Yİ SEVMEK VE NEFRET ETMEK

isimli eseri okuyabilirler.
By: Hikmet Benol
*Seni seviyorum Pis Moruk. Yattığın yer ışıklı olsun.


 

2 Haziran 2026 Salı

Türk Şiiri'nin Başucu Antolojisi: Büyük Saat üzerine 1.

  Merhabalar herkese, yazmaya, okumaya, öğrenmeye devam ettiğimiz sıcak bir yaz gününde bir. kez daha sizlerleyim. Bugün, edebiyatımızda en sevdiğim ve kendim de amatör olarak şiirle uğraştığımdan beni en çok etkileyen 2 şairimizden birini Turgut Uyar'ı ve onun şu anda okumakta olduğum tüm şiirlerini içeren eseri büyük saati anlatacağım dilim döndüğünce.

      İlk baskısı 1984 senesinde Can Yayınları tarafından yapılan eser daha sonra şairin Yitiksiz isimli kitaplarına girmemiş şiirleri ve son şiirleri de eklenerek Yapı Kredi Yayınları tarafından yeniden basılmıştır. Peki buy eserin Türk Edebiyatı açısından önemi nedir.? Eser yalnızca Uyar'ın poetikasını ve şiiri'nin gelişim evrelerini okura göstermekle kalmamış 2. Yeni şiiri'nin de ana hatlarını ve gelişimini görmek açısından bir rehber olmuştur. Bunu da 1. part olarak bu dev külliyatın bir kısmını kendimce incelemeye ayıracağım. Uyar, 2 Yeni'nin en yalnız, içe dönük, bireysel şairidir denebilir. Kelime dağarcığı inanılmazdır, kelimeye tutunmaz; onunla oynar, dans eder. Kelimeyi dizginler, evcilleştirir, kendince yoğurup şiirini yüzyıllara meydan okuyan heykele çevirir. Bugün kitabın sırasıyla ARZ-I HAL, TÜRKİYEM, DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI, TÜTÜNLER ISLAK, HER PAZARTESİ ve DİVAN isimli ilk 6 bölümünü inceleyeceğim. 

ARZ-I HAL: Uyar mesleki hayatında eğitimin Askeri Memurlar Okulu'nda tamamladıktan sonra önce subay memurluğu daha sonra 1958-1967 yılları arasında SEKA'da sivil memurluk yaparak geçirir. Askeri memurluğu sırasında Posof, Terne ve Ankara gibi yerlerde çalışacak ve böylece Anadolu'yu, memuriyet hayatını gözlemleme şansına sahip olarak 1949'da yayınlanan ilk kitabı olan bu eserde gözlemlerini anlatarak yazın hayatına başlayacaktır. 13 Şiirden oluşan bu kısa ama dolu eserde Uyar, memuriyet, memur ailesinin hayatı, anadolu gibi daha çok toplumsala yaklaşan temaları büyük bir ustalıkla anlatır. Özellikle: Memur Karısı, Yasin Efendi, Garip Anadolu'nun Dağları, Bir Anadolu Vardır isimli şiirlerinde bu temaları görmek mümkündür. 

TÜRKİYEM: Şairin, 1952 yılında Varlık yayınları tarafından yayınlanan bu 2. eserinde memurluk ve taşra hayatının yanı sıra Turnam, Kantar Köprüsü, Bitmemiş Şiirler gibi seri halinde yazılan şiirler de bulunur. İlk esere göre daha olgun ve topluma açılan bir metindir. Özellikle Atatürk, vatan sevgisi, Atatürk özlemi gibi temalar eserde kendisine çokça yer bulur. 

DÜNYANIN EN GÜZEL ARABİSTANI: Eser, Uyar'ın 1950 yılında Açık Oturum Yayınları tarafından yayınlanan 3. şiir kitabı olup yalnızca şairin değil 2. Yeni Akımı'nın da başyapıtlarından biri olarak kabul edilir. Eserde şair memuriyet hayatı ve Anadolu gerçekleri gibi toplumsal temalardan uzaklaşıp 2. Yeni'nin de omurgasını oluşturan egzistansiyalist şiire; hayatın anlamsızlığı, bireyin toplum hayatındaki yalnızlığı, yabancılaşma, aşk gibi derin temalara yelken açar ve bu alanda başyapıt kabul edilebilecek bir eser, bir manifesto ortaya koyar. Bu eserle beraber Uyar, yerleşik Türk Edebiyatı geleneğini yapısöküme uğratıp bireyci anlayışıyla ve felsefi akımlarla harmanlayarak Turgut Uyar şiirini kurar. Göğe Bakma Durağı, Geyikli Gece, Kan Uyku,  Eski Kırık Bardaklar, Büyük Ev Ablukada gibi kült şiirlerin yanı sıra Akçaburgazlı Yekta isminde bir kurgusal karakter oluşturarak karakterin hikayesini şiirsel bir biçimde anlatır. Bu edebiyatımızda görülen enfes bir Storytelling örneği olup aynı tekniği bir başka 2. Yenici olan Usta Şair Edip Cansever de "Ben Ruhi Bey Nasılım" isimli ünlü eserinde başarıyla kullanmıştır. Eser Türk şiiri açısından pek çok okura göre bir kilometre taşıdır. 

TÜTÜNLER ISLAK: Şairin olgunlaşan şiir anlayışının bir devamı olan bu eser bireyselden beslenip toplumsala ulaşarak 2. Yeni'yi kurmaya devam eder. Türk şiirini dönüştürür, çığır açar, Gariple başlayan devrimci şiir anlayışını sürdürür.  Yeni bir soluktur. 11 şiirden oluşan kısa bir eser olsa da dolu ve vurucudur. Üşüme temasını sıkça işler şair bu eserinde ayrıca son şiir olan "Terziler Geldiler" şiiriyle son darbeyi vurarak terzi alegorisi üzerinden Türkiye'nin siyasi ve bireysel yaşamına değinir. Son şiirin  çok sevdiğim son dörtlüğünü bırakmak isterim: "Ey artık ölmüş olan at! -dediler-

"Ey artık ölmüş olan at! -dediler-

En güzeli oydu işte, yüzünün savaşla ilişkisi.

Boydanboya bir karşıkoyma, denge

ve istekli bir azalma. Onu bilirdik.

O ağaç senin kanınla beslenirdi,

hepimizi besleyen.

Bir ülkeyi yeniden yaratırdı şaşkınlığımız

senin karşında,

alışveriniş, alfabenin, iplik döküntülerinin ve

her şeyi düzeltmeye kalkışmanın yok ettiği..."


HER PAZARTESİ: Pazartesi, hem bir başlangıç hem de bir bitiştir ve pazar akşamı ile beraber melankolik ve sıkıntılı hissettirir bireyi, işte Uyar da 1968 yılında yayınlanan ve aynı zamanda 62-67 notları adını da verdiği bu eserinde kalemini hüzne doğrultmuş Güneşi Bol Ülke, Büyük Saat, Hızla Gelişecek Kalbimiz gibi şiirlerinin yanı sıra Ölü Yıkayıcılar gibi uzun şiirlerinde ölüm, ölüm korkusu, cenaze, intihar gibi melankolik ve bireysel konulara sıklıkla yer vermiştir. Aslında senesine bakılacak olursa cunta sonrası dönem ve ülkemizin çalkantılı politik tarihinin şairi bir bunalıma ve içe kapanmaya sürüklediği görülebilir. 


DİVAN: Şairin ilk kez 1970 yılında Bilgi Yayınları tarafından yayınlanan 6. şiir kitabı olan Divan, Türk Edebiyat geleneğine ve divan şiirine bir saygı duruşu niteliğindedir. Uyar'ın anlatımı Divan şiirine yaklaşıp kapalılaşır. Salon edebiyatı olarak eleştirilen Divan edebiyatı oldukça kapalı ve bireysel bir anlatım sergilediği için zaten 2.Yeni şiiri'ne yakındır. Kitaptaki tüm şiirler bentlerden oluşur ve çeşitli şiirlerde Divan Edebiyatı'nın nazım şekilleri olan Kaside ve Rubai eserde kendine yer bulur. Osmanlıca sözcükler de görülür. Anlatım oldukça yoğun ve kapalıdır. Özellikle bir kadının gözünden Osmanlı toplum hayatı'nın portesini çizen "Salihat-ı Nisvandan Saffet Hanımefendi'ye isimli şiir müthiştir ayrıca şairin Münacaat, Su Yorumcuları'na, gibi ünlü şiirleri bu eserde yer alır. 


Turgut Uyar, bu denli büyük, yoğun bir külliyatı bırakarak yalnızca kendi şiirini değil 2. Yeni'nin ve Türk Şiiri'nin en büyük yapıtlarından birine imza atmıştır. Kendisini saygı ve rahmetle anarken bir haziran gününde yazının ilk bölümüne şairin Biraz Daha adlı şiirinin şu  dizesiyle veda etmek isterim: Ve bizim bir haziranımız

Bir yıl kadar yetecektir dünyaya.